11 yüzyılda yapılan türk eserleri
XI yüzyıl Türk dünyası kültür hayatını en küçük nüansına kadar ele alıp tanıtan bu abidevi eser, Reşat Genç’in dönemin sosyal, kültürel ve ekonomik bakımdan incelenmesiyle hazırlanmıştır. Reşat Genç, aynı zamanda XI. yüzyıl Türk tarihinin anlaşılması ve incelenmesi üzerine yaptığı çalışmalar ile
Velázquez– 500 Görsel Eşliğinde Yaşamı ve Eserleri. İspanya’da Habsburg hanedanının hüküm sürdüğü 17. yüzyılda, Kral IV. Felipe’nin en önemli ressamı olan Diego Velázquez’in yaşamına ve eserlerine ilişkin kapsamlı bir başvuru kitabı.
Türkharitacılığının ilk çalıĢmalarına 15. yüzyılda rastlanır. Deniz ya da Portolon haritaları olarak yapılan bu eserler, seyahatler sırasındaki gözlemlerle toplanan bilgilere dayanmaktadır. Bilinen ilk harita, Trablusgarplı Ġbrahim Reis’in 1462 yılında ceylan derisi
AmcasıKemal Reis, 1511’de ölünce bir süre Gelibolu’ya yerleşti. Burada “Kitab-ı Bahriye” adlı kitabı üzerinde çalıştı. 1513 yılında gerçeğe en yakın ilk dünya haritasını çizdi. 1516’da yapılan Mısır Seferi‘ne ve 1522’de yapılan Rodos Seferi‘ne katıldı.1525 yılında hazırladığı çalışması Kitab-ı Bahriye‘yi, Kanuni Sultan Süleyman’a sundu.
DivanEdebiyatı Sanatçıları. √ 13. yy şairidir. √ Divan edebiyatının ilk şairidir. √ Din dışı konularda eser vermiştir. √ Aşk,şarap,bahar gibi konular işlemiştir. √ Şiirleri ilk gazel ve kaside örneklerini oluşturur. √ Selçuklu Şehnamesi önemli eseridir. √ 13. yy şairidir. √ Horasan’da doğmuştur.
Site De Rencontre Totalement Gratuit Et Sérieux. Haberler > 21. Yüzyılda Yazılmış En İyi 21 Türk Romanı - 1851 - 1851 1. Kinyas ve Kayra - Hakan Günday 2000 Ağır, yakıcı ve çarpıcı bir eser Kinyas ve Kayra. Günday'ı bize tanıtmasının yanı sıra Günday'ı Günday yapan tüm alameti farikaları barındırması bu listenin açılışını yapmasını meşru kılıyor. 2. İsyan Günlerinde Aşk - Ahmet Altan 2001 Ahmet Altan'ın 1998 yılında çıkardığı fırtınalar kopartan romanı Kılıç Yarası Gibi'nin devamı niteliğinde olan bu roman sizi tarihin yatak odasına sürükleyen kurgusu ve nakış gibi işlenen anlatımıyla son 15 yılın en önemli eserlerinden biri oluyor. Bakmayın siz sözlükçülerin acımasız eleştirilerine, okunması gereken bir kitap. 3. Tol - Murat Uyurkulak 2002 'Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi' diye başlar Tol. Ağır bir vurgun gibi başlayıp hızla ilerleyen bu romanı bitirdiğinizde tadı damağınızda kalacak eminim. Son romanı 'Har' ile yazım hayatına devam eden Uyurkulak edebiyatımızın göz bebeklerinden biridir. 4. Yüksek Topuklar - Murathan Mungan 2002 Murathan Mungan'ın ilk romanı olma özelliği taşıyan bu roman sırf bu sebeple bile bu listeye girmeyi fazlasıyla hakediyor. 5. Beyoğlu Rapsodisi - Ahmet Ümit 2003 Polisiye türünü modern edebiyatla harmanlayan gerek dili, gerek anlatımı, gerekse nakış gibi işlediği olay örgüsüyle harikalar yaratan Ahmet Ümit'in epik bir İstanbul şiiri yazarcasına kurguladığı bu roman hem polisiye türünün hem de Türk romanının önemli eserlerinden. 6. Mor - İnci Aral 2003 İnci Aral'ın Yeni Yalan Zamanlar Üçlemesi'nin ikinci parçasıdır Mor. Anglosakson edebiyatında Mrs Dalloway neyse bizde de Mor odur kanımca. 24 saat içinde yaşanan bir cinayetle sonlanan roman Adalet Ağaoğlu'na da selam çakmaktadır. 7. Sinek Isırıklarının Müellifi - Barış Bıçakçı 2014 Gereksiz cümlelerden uzak, yalın ve sürükleyici anlatımı ile kendine has bir üslup sahibi Barış Bıçakçı'nın son kitabı Sinek Isırıklarının Müellifi, tek tipleşen, olaya dayalı roman anlatılarının arasında hızlıca sivriliyor. 8. Şu Çılgın Türkler - Turgut Özakman 2005 Kurtuluş mücadelesini satırlara işleyen Turgut Özakman'ın epik romanı. Okunmalıdır. 9. Baba ve Piç - Elif Şafak 2006 Genç kadın yazarların en çok okunanı Elif Şafak Baba ve Piç ile suya sabuna dokunmadan edebiyat yapılamayacağını mevcut kadın yazarların yüzlerine itinayla vuruyordu. Bu diyardan gitmek yerine bu deveyi gütmeye karar verdiği dönemin bi adım öncesiydi. 10. Suskunlar - İhsan Oktay Anar 2007 Bir Puslu Kıtalar Atlası kadar popüler olmasa da İhsan Oktay Anar'ın kaleminde ustalaştığı en güzel eserlerinden biri. 11. Bora'nın Kitabı - Ayşe Kulin 2012 Ayşe Kulin'in bu eseri, 'kabuğundan sıyrılmaya ant içmiş insanların büyük mücadelesinin romanı' olarak adlandırılıyor. Kendi çizgisinin biraz dışında kalan bu eserle, Ayşe Kulin hayat hikayelerindeki başarısını bir kez daha gözler önüne seriyor. 12. Masumiyet Müzesi - Orhan Pamuk 2008 Bir Orhan Pamuk şaheseri. nokta 13. Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş 2000 Kahramanımız Alaaddin, aslında anlatıyı simgeliyor. Bir bakıma anlatı tarihinin bir çeşit özeti, bir bakıma da arayışın romanı Bin Hüzünlü Haz. Hasan Ali Toptaş'ın ödüllü eseri, çok belirgin bir edebiyat özelliği olarak karşımıza çıkıyor. 14. Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi - Ayfer Tunç 2009 Son dönemin tartışılmaz en iyi kadın yazarlarından biri olan Ayfer Tunç'tan Türk edebiyat tarihinin en akıcı ama en kalıcı romanı. Panaromik bir Türkiye manzarası için ivedilikle okunması gereken muhteşem bir roman. 15. Ali ile Ramazan - Perihan Mağden 2010 Çok gerçek olduğu için çok delici. Ali ile Ramazan'ın hikayesi. Hem de Perihan Mağden'in kalemi. 16. İstanbul Hatırası - Ahmet Ümit 2010 İstanbul'u en iyi bilen yazarın İstanbul'a bir hatırası. Ahmet Ümit dehasının coştuğu muazzam bi eser. 17. Yeşil Peri - Ayfer Tunç 2010 Sanırım hiç bir kitap beni bu kadar heyecanlandırmamıştı. Ayfer Tunç'ü mürşid bilmemizin yegane sebebidir. 18. Muz Sesleri - Ece Temelkuran 2010 Ece Temelkuran mutluluğun bombalandığı, umutların karartıldığı Ortadoğu2dan duyuruyor Muz Seslerini. 19. Oğullar ve Rencide Ruhlar - Alper Canıgüz 2004 Tatlı Rüyalar kitabı ile tanıştığımız Alper Canıgüz, 5 yaşındaki muhteşem kahramanı ile gönüllerimizi fethediyor. Polisiye, fantastik ve mizahi edebiyatın tadlarını ustaca kaynaştıran, olağanüstü özgün, çok iddialı bir kitap. 20. Kardeşimin Hikayesi - Zülfü Livaneli 2013 40 yılı aşkın bir süredir yaptığı müzikle kitlelerce tanınan, Yunanistan'dan Küba'ya tüm dünyada şarkıları söylenen bir müzisyenin en iyi yaptığı işin kitap yazmak olduğuna karar verdiğimiz biricik eser. İştahla okunası. 21. Deliduman - Emrah Serbes 2014 Behzat Ç. serileriyle ün kazanan edebiyatın taze kanı, kıvrak zekası Emrah Serbes'in gezi olaylarını anlattığı bu eser, hem konusuyla hem de edebiyatımızda oluşmaya başlayan Emrah Serbes farkıyla diğer romanlardan sıyrılıyor.
MINYATÜR SANATI Minyatür sanatı, geleneksel Türk sanatları içinde önemli bir yere sahiptir. Bilinen anlamı ile resim sanatını karşılamaktadır. Özellikle, yazma kitapları süslemek için yapılan, ince bir sanatla işlenen renkli resimler anlamına da gelmektedir. Minyatür sanatı, batıdan çok doğuda gelişmiştir denebilir. Minyatür, oldukça ince işlenmiş ve küçük boyutlu resimlere ve bu tür resim sanatına verilen isimdir. Orta Çağ Avrupasında elyazması kitaplarda baş harfler kırmızı bir renkle boyanarak süsleniyordu. Bu iş için, çok güzel kırmızı bir renk veren ve Latince adı “minium” olan kurşun oksit kullanılıyordu. Minyatür sözcüğü buradan türemiştir. Bizde ise eskiden resme “nakış” ya da “tasvir” denirdi. Minyatür için daha çok nakış sözcüğü kullanılmaktaydı. Minyatür sanatçısına“resim yapan, ressam” anlamına gelen nakkaş ya da musavvir deniliyordu. Minyatür daha çok kâğıt, fildişi ve benzeri maddeler üzerine yapılırdı. Minyatürlerin çevresi çoğu kez “tezhip“ denen bezemeyle süslenmekteydi. Minyatür çalışmalarında suluboyaya benzeyen bir boya kullanılmaktaydı. Yalnız bu boyaların karışımında bir tür yapışkan olan arapzamkı biraz daha fazla bulunurdu. Çizgileri çizmek ve ince ayrıntıları işlemek için yavru kedilerin tüylerinden yapılan ve “tüykalem“ ismi verilen çok ince fırçalar kullanılıyordu. Boyama işi için de çeşitli fırçalar vardı. Resim yapılacak kâğıdın üzerine arapzamkı katılmış üstübeç sürülür, renklere saydamlık kazandırmak için de bu yüzeyin üzerine bir kat da altın tozu sürüldüğü olurdu. Bilinen en eski minyatürler Mısır’da rastlanan ve İÖ II. yüzyılda papirüs üzerine yapılmış minyatürlerdir. Daha sonraki dönemlerde Yunan, Roma, Bizans ve Süryani el yazmaları’nın da minyatürlerle süslendiği görülür. Hıristiyanlık yayılınca minyatür ile elyazması İncil’ler süslemeye başladı. Avrupa’da minyatürün gelişmesi VIII. yüzyılın sonlarına rastlar. XII. yüzyılda ise minyatürün, süslenecek metinle doğrudan doğruya ilgili olması gözetilmeye ve yalnızca dinsel konulu minyatürler değil dindışı minyatürler de yapılmaya başlandı. matbaanın bulunuşuna kadar Avrupa’da çok güzel ve görkemli minyatürler yapıldı. Bundan sonra minyatür daha çok madalyonların üzerine portre yapmak için kullanıldı. XVII. yüzyıldan sonra fildişi üzerine yapılan minyatürler yaygınlaştı. Daha sonra minyatür sanatına karşı ilgi azalmakla birlikte küçük bir sanatçı çevresinde geleneksel bir sanat olarak varlığını sürdürdü. Bazı araştırmalar, minyatürün bir Orta Asya Türk sanatı olduğunu ortaya koymuştur. Çin’de görülen minyatürler de Uygur minyatürlerinin bu ülkeyi etkilemesi ile açıklanabilir. Turfan, Beşbalık gibi Orta Asya şehirlerinde bulunan minyatür eserler, VIIIL yüzyılda bu sanatın Uygur Türkleri arasında çok ilerlemiş olduğunu göstermektedir. Timurlular döneminde Herat şehri bu sanatın merkezi olmuştur. Büyük Selçuklular döneminde de Bağdat’ta bir minyatür okulu açılmıştır. Minyatür sanatına Arap ülkelerinde ve İran’da da rastlanmakla beraber, İran’da minyatür sanatının gelişmesi Türklerin başta bulundukları, hükümdarların Türk oldukları devirlerde gerçekleşmiştir. Türk Minyatür Sanatının Tarihsel Gelişimi Selçuklu Minyatür Sanatı Anadolu’da karşımıza çıkan Türk minyatürü Selçuklularla başlar. Beylikler döneminde, bu sanat gücünü ve hızını kaybetmiş, sonra Osmanlı döneminde yeniden gelişip güçlenmiştir. Selçuklu dönemine ait minyatürler, XII. ve XIII. yüzyıla aittir. Selçuklulara ait en eski tarihli minyatürler, Arapça çeviri olan bir botanik kitabında yer alır Kitabü’l Haşayiş. Kitapta çeşitli şekillerde bitki ve hayvan figürleri ve az da olsa insan figürleri ile şekillenen minyatürler bulunur. Selçuklu dönemine ait önemli bir diğer minyatür örneği, Varka ve Gülşah’ta yer alır. Minyatür- Varka ve Gülşah Topkapı Sarayı Müzesi kütüphanesinde bulunan eser, Ayyuki tarafından Gazneli Sultan Mahmut adına Farsça yazılmış, manzum bir metindir. Bir aşk konusu etrafındaki olaylar, döneminde, Arap kabileleri arasında geçer. Varka ile Gülşah kardeş çocuklarıdır. Olayın kahramanıdırlar. Bunların aşkını konu alan zamanın sevilen bir metnidir. Bu metnin tek resimli nüshası, XIII. yüzyılda Konya’da yapılmıştır ve içerisinde 71 minyatür bulunmaktadır. Metinle ilgili minyatürler yatay frizler halinde düzenlenmiştir. Hikâyenin bütünü resimlerle anlatılmıştır. Beylikler dönemi başladığında, minyatür sanatının tam bir duraklama sürecine girdiği görülür. Yalnız beyliklerden biri, Artuklular, minyatür sanatına karşı özel bir duyarlık göstermiştir. Sonuçta, özellikle ilmî konuları içeren eserler vermişler; bunları minyatürlerle süslemişlerdir. Osmanlı Minyatür Sanatı Saraya bağımlı olarak gelişen Osmanlı minyatür sanatının günümüze kadar ulaşan ilk örnekleri Fatih dönemine aittir 1451-1481. Bu dönemde Türk resim sanatı çok büyük bir gelişme göstermiştir., Bu sanatın gelişimini doğrudan etkileyen, kendi resimlerini yaptıran Fatih Sultan Mehmet olmuştur. Fatih Sultan Mehmet, batılı ressamlar1 davet ederek portresini yaptırmiştır en ünlüsü Italyan ressam Centile Bellini’ye ait olanı. 1455 tarihli Dilsuznâme adlı eser ilk Osmanli minyatür örnekleri arasında yer alır. Bediuddin i Tebrizi’nin eseridir. Edirne’de hazırlandığı biliniyor. Minyatürlerde giysiler, doğa figürleri ve çizgiler son derece özgün olarak yorumlanıp işlenmiştir. Uslup olarak Türkmen etkisi görülür. Tipler tamamen Türk’tür. Fatih dönemine ait minyatürlü bir başka eser de Venedik Biblioteca Marciana’da korunan antolojidir. İçerisinde Ahmedî’nin İskendername adlı metni de yer alır. Minyatürlerde, renklerin ve giysilerin hayli gerçekçi bir yaklaşımla işlendiği görülür. Fatih döneminde İtalyan ressamların saraya gelmesine karşılık bazı Türk ressamlarda yurtdışına gitmişlerdir. Bunların en tanınmışı, Fatih portresiyle tanınan Sinan Beydir. Fatih Sultan Mehmet Portresi – Sinan Bey Osmanlı minyatürlerinin diğer örnekleri arasında, Attâr’ı Mantık Ut-Tayr’1 New York’da özel bir kolleksiyonda, Hâtıfi’nin Hüsrevü Şirini Topkapı Saray1 Müzesi kütüphanesinde. Kelile ve Dimne Bombay Prince Wales Museum’yi saymak mümkündür. I. Selim Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemleri Türk minyatür sanatının yükselme dönemi olarak karşımıza çıkıyor. Yavuz Sultan Selim, doğuya düzenlediği seferler sonunda, Tebriz ve Mısır’dan kimi sanatçılarla, birçok eseri İstanbul’a getirtmiştir. Bu olay, Osmanlı minyatür sanatının gelişmesinde, değişik doğu üslûplarının denenmesinde oldukça etkili olmuştur. Türk minyatür sanatının kimliğine kavuşması ve zirveye ulaşması ise Kanunî döneminde gerçekleşmiştir. Osmanlı Sanatının klâsik dönemini oluşturan XVI. yüzyıl Türk minyatür sanatı, bütün yabancı etkilerin izinden kurtulmuştur. II. Selim ve III. Murat’ın destek ve himayeleri bu sanatın daha da gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Bu dönemin en önemli eseri de Farsça bir metin olan Şehinşahnamedir. Levni – Kadın Minyatürü Bu dönem minyatürlerinde renk tonlarına fazla önem verilmemiştir. Saf renkler gölgelenmeden, karıştırılmadan kullanılmıştır. Renklerin en çok kullanılanları; açık pembe, leylak, eflâtun ve açık tondaki yeşiller olmuştur. Önemli eserlerden biri de, Kanunî’nin son seferi olan Zigetvar seferini ve onun ölümünü işleyen “Nüzhet el-Ahbâr der Sefer-i Zi-getvar” adlı eserdeki minyatürlerdir. Lâle devri ile birlikte, minyatür sanatında da batıdan etkilenme yavaş yavaş kendini göstermeye başlar. Özellikle de diplomatik ilişkilerin yoğun olduğu Fransa, bu etkilemede öncü olmuştur. Bu dönemin en büyük minyatür ustası Abdülcelil Çelebi Levnîdir. Levnî, minyatürlerinde çoğunluk, geleneklere bağlı kalmıştır. Levni’nin hazırlamış olduğu muazzam albüm, seçkin bir minyatür örneği olarak, Topkapı Sarayı’nda korunmaktadır. En büyük eseri, Osmanlı sultanlarının portrelerini kapsayan ve “Silsile-name” adını taşıyan albümdür. Levni – Genç Kadın Batı sanatının izleri, geleneksel Türk minyatür sanatınının son örneklerinde dikkati çekecek ölçüde görülmektedir. Zaten kısa bir süre sonra, XIX. yüzyılın başlarından itibaren minyatürlerin yerini batılı anlamda resim sanatı almaya başlar. Genel Olarak Meşhur Minyatür Sanatçıları Mevlana’nın resmini yapan Abdüddevle. Fatih döneminde, padişahın resmini de yapmış olan Sinan bey adlı bir nakkaş, II. Bayezid döneminde Baba Nakkaş, Kanuni döneminde Matrakçı Nasuh, 16. yüzyılda Reis Haydar diye tanınan Nigarî, Nakşî ve Şah Kulu. Gene aynı dönemde, Bihzadın öğrencisi olan Horasanlı Aka Mirek de İstanbul’a çağrılarak saraya başnakkaş başressam yapılmıştı. Mustafa Çelebi, Selimiyeli Reşid, Süleyman Çelebi ve Levnî 18. yüzyılın ünlü nakkaşlarıdır. Bunlardan Levnî, Türk minyatür sanatında bir dönüm noktasıdır. Levnî, geleneksel anlayışın dışına çıktı ve kendine özgü bir biçim geliştirdi. 19. yüzyıl başlarında yenileşme hareketleriyle birlikte minyatürde de batı resim sanatının etkileri görüldü. Yaşadığımız dönemde Minyatür sanatına göre çağdaş resim sanatı daha fazla gündemde olsa da batıda olduğu gibi ülkemizde de geleneksel bir sanat olarak varlığını sürdürmektedir. Osmanlının son dönemlerinde ilginin azaldığı minyatür sanatı daha sonra Ünverin uğraşları ile tekrar sanat ve kültür dünyamıza girmiştir. Günümüzde minyatür sanatı Günseli Kato, Gülbün Mesera, Nusret Çolpan, Gülçin Anmaç gibi sanatçılar ve bu sanata ilgi duyan yeni genç sanatçılar tarafından yaşatılmaktadır. Kanûnî Sultan Süleyman’ın Erdel Kralı János Zsigmond’u kabulü-Feridun Ahmed, Nüzhetü’l-ahbâr
İSLAMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK EDEBİYATI a Sözlü Edebiyat Dönemi b Yazılı Edebiyet Dönemi İSLAMİYETİN ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI a Divan Edebiyatı b Halk Edebiyatı BATI EDEBİYATI ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI a Tanzimat Edebiyatı b Servet-i Fünun Edebiyatı c Fecr-i Âti Edebiyatı d Milli Edebiyat e Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı f 1940 Sonrası Türk Edebiyatı İSLAMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK EDEBİYATI A SÖZLÜ EDEBİYAT DÖNEMİ yüzyıla gelinceye kadar Türklerin henüz yazıyı kullanmadıkları dönemdeki edebiyattır. Bu dönem edebiyatı, sözlü olarak üretilmiş ve kulaktan kulağa yayılarak varlığını sürdürmüştür. Bu dönemde edebiyatımızı Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi dinler etkilemiştir. Genel özellikleri Bu dönem edebiyatı müzik eşliğinde “kopuz” adı verilen sazla dile getirilmiştir. Ölçü, ulusal ölçümüz olan “hece” ölçüsüdür. Nazım birimi “dörtlük”tür. Dönemine göre arı bir dili vardır. Dizelere genel olarak yarım uyak hakimdir. Daha çok doğa, aşk ve ölüm konuları işlenmiştir. Bu döneme yönelik elimizdeki en önemli ve eski kaynak Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügat-it Türk” adlı eseridir. Dönemin ürünleri KOŞUK “Sığır” denilen sürek avları sırasında söylenen şiirlerdir. Konusu daha çok doğa, aşk, savaş ve yiğitliktir. Bu tür daha sonra Halk edebiyatında “Koşma” adıyla anılmıştır. SAV Dönemin özlü sözleridir. Bugünkü atasözlerinin ilk biçimi niteliğindedir. SAGU “Yuğ” adı verilen ölüm törenlerinde, ölen kişilerin erdemlerini ve duyulan acıları dile getiren şiirlerdir. DESTAN Toplumu derinden etkileyen olaylar sonunda halk arasında kendiliğinden oluşan uzun nazım türüdür. DESTANLARIN ÖZELLİKLERİ Toplumun ortak görüşlerini yansıtması Olağanüstü özellikler taşıması Kişilerinin seçkin olması Kral, Han, Hakan…vb. Milli dilde söylenmiş olması Milli nazım ölçüsüyle söylenmiş olması Oldukça uzun olması Konuları bakımından savaş, deprem, yangın, mizah, ünlü kişilerin yaşamları şeklinde sıralanabilmesi TÜRK DESTANLARI Destanlarımız yazıya geçirilmedikleri için bugün bunların ancak konularını bilmekteyiz. Bunları da İran, Çin ve Arap kaynaklarından öğreniyoruz. A SAKA DEVRİ DESTANLARI Alp Er Tunga Destanı Türk-İran savaşlarında Alp Er Tunga’nın yiğitliklerini ve bu savaşları anlatır. Şu Destanı İskender’le Türkler arasındaki savaşı ve Türk hakanı Şu’nun kahramanlıklarını anlatır. B HUN DEVRİ DESTANI Oğuz Destanı, Hun hükümdarı Mete’yi ve onun yaşamını anlatır. C GÖKTÜRK DEVRİ DESTANLARI Bozkurt Destanı Göktürklerin dişi bir kurttan türeyişini anlatır. Ergenekon Destanı Bir savaşta yenilen ve Ergenekon’a açılan Türklerin orada bir demir dağı eritip intikamlarını almalarını anlatır. D UYGUR DEVRİ DESTANLARI Türeyiş Destanı Uygurların bir erkek kurttan türeyişi anlatılır. Göç Destanı Uygur Türkleri’nin anayurtlarından göçünü anlatır. NOT Destanlar oluşumları bakımından iki grupta incelenebilir. a Doğal Destanlar Halk arasında ortaya çıkan anon,im ürünlerdir. Bunlar genellikle daha sonra bir şair tarafından derlenip düzenlenmiştir. Bu türe örnek olarak şu destanları sıralayabiliriz. İliada, Odysseia Yunanlıların Homeros Kalevala Finlilerin Nibelungen Almanların Ramayana, Mahabarata Hintlilerin Cid İspanyolların Chanson de Roland Fransızların Gılgamış Sümerlerin b Yapma Suni Destanlar Bir olayın doğal destana benzetilerek bir şairce destanlaştırılmasıdır. Yapma destan örneği olarak şunları sıralayabiliriz Virgilius Aeneit Dante İlahi Komedi Tasso Kurtarılmış Kudüs Milton Kaybolmuş Kaybedilmiş Cennet Firdevsi Şehnâme B YAZILI EDEBİYAT DÖNEMİ Bu dönemi Göktürk ve Uygur dönemi eserleri olarak iki grupta inceleyebiliriz. 1 Göktürk Orhun Yazıtları VIII. yy Bunlarda Çinlilere karşı bağımsızlık savaşı yapan, Türk bütünlüğünü yeniden kurmak için içte ve dışta svaşan Göktürklerin hikayesi anlatılır. Bu abideler 38 harfli olan Göktürk alfabesiyle yazılmıştır. Bunlardan en önemli olanları üç tanedir. a Bilge Vezir Tonyukuk Yazıtı 720-725 Dört bakana vezirlik etmiş olan Tonyukuk tarafından yazılmıştır. Daha çok Çinlilerle yapılan savşlar anlatılmaktadır. b Kül Tigin Yazıtı 732 Göktürk hakanı olan Bilge Kağan kardeşi Kül Tigin’in ölümü üzerine bu abideyi dikmiştir. c Bilge Kağan Yazıtı 735 Göktürk hakanı olan Bilge Kağan’ın ölümünden sonra yazdırılmış birabidedir. Son iki yazar daha çok dönemin olaylarından , törelerinden ve Bilge Kağanın ulusuna dilediği iyi dileklerden söz eder. * “Türk” adının geçtiği ilk yazılı belge ve Türk edebiyatının ilk yazılı örnekleri olan Göktürk abidelerindeki yazılar Prof. Thomsen ve Radloff tarafından okunmuştur. 2 Uygur Dönemi Eserleri Göktürk devletinin yıkılmasından sonra kurulan Uygur hanlıklarından kalma eserlerdir. Daha çok Buddha ve Mani dininin esaslarını anlatan metinlerdir. Bunlar Turfan yöresinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Uygurların kağıda kitap basma tekniğini bildikleri anlaşılmaktadır. Dönemden kalma birçok hikayenin yanında “kökünç” denilen bir tür ilkel tiyatro eserleri de vardır. Uygurlar bu eserleri 14 harfli uyugr alfabesiyle yazmışlardır. İSLAMİYETİN ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI Türkler onuncu yüzyıldan itibaren kitleler halinde İslamiyeti kabul etmeye başlamışlardır. İslam kültürünün etkisiyle yavaşa yavaş yeni bir edebiyat ortaya çıkmıştır. Kendine özgü nitelikleri ve kurallarıyla “Divan Edebiyatı” adını verdiğimiz dönemin oluşumu 13.. yüzyıla kadar gelir. Daha sonra bu edebiyat anlayışı kadar etkin bir şekilde varlığını sürdürür. Diğer yandan, İslamiyetten önceki “Sözlü Edebiyat Dönemi”, İslam kültürünün etkisiyle içeriğinde küçük değişimlere uğrayarak “Halk Edebiyatı” adıyla gelişimini sürdürür. Yani, bir anlamda “Halk Edebiyatı” dediğimiz edebiyat, İslamiyetten önceki edebiyatımızın İslam uygarlığı altındaki yeni biçimlenişidir. Oysa “Divan Edebiyatı” tamamen dinin etkisiyle şekillenmiş bir edebiyattır. Türklerin Müslüman olduğunu kabul ettiğimiz Divan edebiyatının başlangıcı olarak kabul edilen 13. yüzyıl arasında İslamiyetin etkisi altında verilmiş olan, bir anlamda geçiş dönemi ürünlerimiz sayılan eserler yer almaktadır. İLK İSLAMİ ÜRÜNLER KUTADGU BİLİG Eserin adı “mutluluk veren bilgi” anlamına gelir. Yazarı, Yusuf Has Hacip’tir. Karahanlılar zamanında XI. yüzyıl-1070 yazılmış, ideal bir devlet yönetiminin nasıl olması gerektiği üzerinde durulmuştur. Esrin dilinde henüz Arapça ve Farsça etkisi yoktur. Birimi beyit, ölçüsü aruz, kalıbı fe u lün/fe u lün /fe ul’dür. Bilinen üç nüshası, bugün Fergana, Viyana ve Mısır’da bulunmaktadır. DİVAN Ü LUGAT-İT TÜRK Eserin adı, “Türk Dili’nin toplugenel Sözlüğü” anlamına gelir. Adından da anlaşılacağı gibi, eser bir sözlüktür; Araplara Türkçe’yi öğretmek amacıyla yazılmıştır. Bundan dolayı, Türkçe’nin Arapça karşısında savunulduğu bir eser olarak değerlendirilir. Eserde Türkçe sözcüklerin anlamları Arapça’yla açıklanmakta ve her maddeden sonra birtakım Türkçe metinler örnek olarak verilmektedir. Kaşgarlı Mahmut tarafından XI. yüzyılda yazılan eserin asıl önemi de, işte bu derleme Türkçe metinlerden ileri gelmektedir. Eserine bir de Türk illerinin haritasını koyan Kaşgarlı Mahmut, Türkçe sözcüklerin açıklamalarını yaparken dört yüze yakın dörtlükten oluşan şiirlerle atasözlerini sav örnek olarak verir. Divan-ı Lügat-it Türk, Türk dilinin ana eseri, Türk edebiyatının ve folklörünün bir hazinesi olarak kabul edilmektedir. Edebiyatımızda aruz ölçüsünün ilk kullanıldığı eser olarak kabul edilmektedir. Eserde adaleti, aklı, saadeti ve devleti temsil eden dört kahramanın çevresinde gelişen olaylarla yazar, devlet idaresinin ve sosyal düzenin nasıl olması gerektiğini anlatır. Hakaniye Türkçesiyle yazılmış olan eserde 7500 civarında Türkçe sözcük Arapça olarak açıklanmıştır. Ayrıca Türk boylarının dilleri ve Türk illeri hakkında bilgi verir. ATABETÜ’L-HAKAYIK 12. yüzyılda Edip Ahmet tarafından aruz ölçüsü Şehname vezni ve dörtlüklerle yazılmıştır. Eserin adı “Hakikatler Basamağı” anlamındadır. Hakaniye Türkçesiyle yazılmış olan eserde, bilginin fayydası, cehaletin zararları, cömertlik, cimrilik, iyi ve kötü huylar anlatılarak halka yararlı olmak amacı güdülmüştür. Dini-ahlaki bir eserdir. Edip Ahmet’in bu eseri yazarken Kutadgu Bilig’den etkilendiği bilinmektedir. DİVAN-I HİKMET 12. yüzylda Ahmet Yesevi tarafından dörtlüklerle ve hece ölçüsüyle yazılmış dini, tasavvufi ve öğretici bir eserdir. Dörtlüklerin her birine “hikmet” adı verilmiş ve bu hikmetler Orta Asya ve Anadolu’da yayılarak halkı derinden etkilemiştir. Yesevilik tarikatının da kurcusu olan Ahmet Yesevi daha sonra Anadolu’da kurulan pek çok tarikata kaynak olmuştur. Orta Asya ve Türk boylarının bulunduğu bölgelerde yüzyıllarca sevilerek okunan “Bakırgan Kitabı”nın yazarı olan Süleyman Ata da, Ahmet Yesevi’nin haleflerinden eseri de dini, tasavvufi ve öğretici şiirlerden oluşmaktadır. DEDE KORKUT HİKAYELERİ Oğuz Türklerinin Rum, Abaza ve Gürcülerle yaptıkları savaşlara ait destani hikayelerdir. Halk arasında söylene söylene son şeklini almış ve 15. ve 16. yüzyılda yazıya geçirilmiştir. Hikayelerin yazarı belli değildir. Dede Korkut hikayeleri on iki hikaye ile bir önsözden oluşmaktadır. Desten geleneğinden halk öykücülüğüne geçiş dönemi ürünleridir. Hikayelerde olaylar nesir, kahramanların duygu ve düşünceleri nazımla dile getirilmiştir. Arı bir dil kullanılmış, olağanüstü olaylar yer verilmiştir Türkçenin canlı ve doğal anlatım güzelliğini gösteren hikayelerde ses tekrarları da sıkça yer almaktadır. Dede Korkut hikayelerinin tek ve tam nüshası Almanya’da Dresden Kütüphanesi’ndedir. DİVAN EDEBİYATI DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ GAZEL Özellikle aşk, güzellik ve içki konusunda yazılmış belirli biçimdeki şiirlere denir. Beyit sayısı genellikle 5-9 arasında değişir. Gazelin ilk beyti mutlaka kendi arasında uyaklı ilk beyte “matla”, son beyte ise “makta” adı verilir. Bir gazelin en güzel beytine “beyt-ül gazel”, şairin mahlasının bulunduğu beyte de “mahlas beyti” denir. Beyitleri arasında anlam birliği bulunan gazele “yek-âhenk”, aynı güç ve güzellikte beyitlerden oluşan gazele de “yek-âvâz” gazel adı verilir. KASİDE Din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla belirli kurallar içinde yazılan uzun şiirlerdir. En az 33, en çok 99 beyitten oluşur. Kasidenin en güzel beytine “beyt-ül kaside”, şairin mahlasının bulunduğu beyte de “taç-beyt” adı verilir. MESNEVİ Her beyti kendi içinde uyaklı uzun nazım anlamda Divan edebiyatında manzum hikayelerin yazıldığı bir biçim olarak da tanımlayabiliriz. Mevlânâ’nın ünlü tasavvufi mesnevisi beyitten oluşmuştur. Mesneviler aşk, dini ve tasavvufi, ahlaki-öğretici, savaş ve kahramanlık, bir şehri ve şehrin güzelliklerini anlatma, mizah gibi türlü konularda yazılmıştır. Divan edebiyatında roman ve hikaye gibi türler olmadığı için mesneviler bir bakıma bu türlerin yerini tutmuşlardır. On bölümden şair tarafından yazılmış beş mesneviye “Hamse” adı verilir. Hamse sahibi olarak tanınmış önemli divan şairleri Ali Şir Nevâi, Taşlıcalı Yahya, Nev’i-zâde Atâi’dir. KITA Yalnız ikinci ve dördüncü dizeleri birbiriyle uyaklı iki beyitlik nazım biçimidir. Beyitler arasında anlam birliği bulunur. Pek çok konuda yazılabilir. MÜSTEZAT Gazelin özel bir biçimine denir. Uzın dizelere kısa bir dize eklenerek yazılır. Uzun ve kısa dizeler gazel gibi kendi aralarında uyaklanırlar. Kısa dizelere “ziyade” adı verilir. BENTLERDE KURULAN NAZIM BİÇİMLERİ 1 RUBÂİ Dört dizelik ve kendine özgü ayrı ölçüsü olan bir nazım biçimidir. Konusu daha çok dünya görüşüne ve şairin felsefi düşüncelerine yöneliktir. Edebiyatımızda bu türün en başarılı son temsilcisi olarak Yahya Kemal gösterilmektedir. 2 TUYUĞ TUYUK Rubâi gibi dört dizelik bir nazım biçimidir. Edebiyatımızda en çok tuyuğ yazmış şair Kadı Burhanettin’dir. Bu biçim yalnızca Türk edebiyatına özgüdür. Rubai, İran edebiyatından geçmedir. BİRDEN ÇOK DÖRTLÜKLER 1 MURABBA Dört dizelik kıtalardan oluşur. Bent sayısı 3-7 arasında değişir. Her konuda yazılır. 2 ŞARKI Genellikle aşk, içki, eğlence konularında yazılan dört dizelik nazım biçimidir. Biçim bakımından “murabba”ya benzer. Çoğunlukla bestelenmek için yazılır. Bu biçim de tuyuğ gibi yalnızca Türk edebiyatına özgüdür. “Şarkı” biçiminin yaratıcısı ve en güçlü şairi Nedim’dir. NOT Divan edebiyatında üçlü ya da daha çok mısralı bentlerden meydana gelmiş nazım şekillerinin genel adı MUSAMMAT’tır. Yani dört dizeden oluaşn murabba, şarkı gibi biçimlerin; beş dizeden oluşan tahmis, taştir, tardiyye gibi biçimlerin ya da altı veya daha çok dizeden oluşan biçimlerin tümünün üst başlığı MUSAMMAT’tır. TERKİB-İ BENT Bentlerle kurulan bir nazım biçimidir. Her bent, sayısı 5-10 arasında değişen beyitlerden oluşur. Bendin son beytine “vasıta beyti” denir. Terkib-i bentte vasıta beyti her beytin sonunda değişir ve vasıta beyti mutlaka kendi içinde uyaklı olur. Terkib-i bentlerde genellikle talihten ve hayattan şikayetler, dini, tasavvufi, felsefi düşünceler anlatılmış, toplumsal yergi niteliğinde eleştirilere yer verilmiştir. TERCİ-İ BENT Biçim bakımından terkib-i bente benzer ; ancak vasıta beyti her bendin sonunda değişmez ve aynen tekrarlanır. Konularında daha çok Tanrının gücü, evrenin sonsuzluğu, doğanın ve yaşamın karşıtlıkları vardır. DİVAN EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ TEVHİT VE MÜNACÂT Tanrının birliğini ve yüceliğini anlatan şiirlere tevhit, Tanrıya yapılan yalvarış ve yakarışları anlatan şiirlere de münacât denir. Daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır. NAAT Hz. Muhammed’i övmek için yazılan şiirlere denir. Bunlar da daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır. MERSİYE Bir kimsenin ölümü üzerine duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak için yazılan şiirlerdir. Genellikle terkib-i bent biçimiyle yazılmıştır. Bu türün, Eski Türk Edebiyatı’ndaki adı sagu, Halk Edebiyatı’ndaki adı ise ağıttır. METHİYE Bir kimseyi övmek için yazılan şiirlerdir. Bunlar da genellikle kaside biçiminde yazılmıştır. HİCVİYE Bir kimseyi yermek için yazılan şiirlerdir. FAHRİYE Şairlerin kendilerini övmek amacıyla yazdıkları şiirlerdir. NOT Divan edebiyatında bir şairin şiirine, başka bir şair tarafından aynı ölçü, uyak ve redifle yazılan benzerine “Nazire” denir. Bu, nazire yazan şairin diğer şaire karşı duyduğu saygı ve beğeniden ileri gelmektedir. Edebiyatımızda bu türde de pek çok ürün verilmiştir. DİVAN EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ Nazım birimi genellikle beyittir ve cümle beyitte tamamlanır. Beyit, cümleye egemendir. Nazım ölçüsü “aruz”dur. Dili Arapça, Farsça, Türkçe karışımı olan Osmanlıca’dır. Şiirlerde tam ve zengin uyak kullanılmıştır. Şiirlerin konuyu içeren başlıkları olmadığı için nazım biçimlerine göre adlandırılmışlardır. Klişe bir edebiyattır. Duygu ve düşünceler değişmez sözlerle Mazmun anlatılır. Anlatılan şey değil, anlatış biçimi ön plandadır. Soyut bir edebiyattır. İnsan ve doğa gerçekte olduğundan farklı ele alınmıştır. Aydın zümrenin edebiyatıdır. Medrese kültürü hakimdir. Genellikle saraya ve çevresine seslenir. Sanatlara bolca yer verilmiş, sanat yapmak amaç durumuna gelmiştir. Ulusal bir edebiyat olmayıp dinin etkisiyle şekillenmiştir. Arap ve İran edebiyatının etkisi çok fazladır. Şiirde daha çok aşk, sevgili, içki, din ve kadercilik gibi konular işlenmiştir. Nazım ön planda tutulmuş, nesre pek az yer verilmiştir. Nesir alanında tezkireler edebiyat tarihi görevini gören biyografik eser, münşeatlar mektuplar, tarihler, dini metinler ve nasihatnamelere de rastlanmaktadır. Bunlarda da sanat yapma amacı ön plandadır. gelişmeye başlamış 16. ve 17. yüzyıllarda en olgun dönemini yaşamış, sonlarına kadar sürmüştür. DİVAN EDEBİYATININ ÖNEMLİ ŞAİR VE YAZARLARI HOCA DEHHANİ 13. yüzyılda yaşamıştır. Din dışı konularda şiir yazan ilk divan şairidir. Divanı vardır. MEVLANA yaşamıştır. Birkaç Türkçe beyit dışında, tüm şiirlerini Farsça ile yazan ünlü tasavvuf şairidir. Oğlu Sultan Veled de tasavvufi konuları işleyen bir şair olarak bilinir. Mesnevi, Divan-ı Kebir, Mektubat, tanınmış eserleridir. ALİ ŞİR NEVÂİ Çağatay lehçesinin en güzel örneklerini veren şair 15. yüzyılda yaşamıştır. Muhakemetü’l-Lugateyn adlı eserinde Türkçe’nin Farsça’dan daha üstün bir dil olduğunu savunmuştur. Hamsesi vardır. Anadolu dışında Türkçe şiir yazan ilk şairdir. ŞEYHİ15. yüzyılda yaşamıştır. “Harnâme” adlı eseri edebiyatımızda ilk fabl türü eser olarak bilinmektedir. Mesnevi alanında başarılı olmuştur. SÜLEYMAN ÇELEBİ 15. yüzyılda yaşamıştır. Hz. Muhammed için yazdığı Vesilet-ün-Necat mevlit adlı mesnevisiyle tanınmış bir şairdir. İslam edebiyatında Hz. Muhammed’in hayatını anlatan eserlere SİYER denir. FUZÛLİ 16. yüzyılın en güçlü şairlerindendir. Arapça, Farsça, Türkçe divanı olan tek şairdir. Eserlerini Azeri lehçesiyle yazmıştır. Divan edebiyatının en lirik şairi olarak kabul edilmektedir. Ona göre yaşamın anlamı acı çekmekle özdeştir. Platonik bir aşk arayışı vardır. Din dışı konularda yazmakla birlikte tasavvuftan da etkilendiği bilinmektedir. Kendisine bağlanan maaşı almasında güçlük çıkaran memurları şikayet etmek için yazdığı “Şikayetnâme” adlı mektubu edebiyatımızdaki en ünlü yergilerden biridir. Divanlarından başka bir naat olan “Su” kasidesi, Leyla vü Mecnun mesnevisi, Peygamber ailesini anlattığı Hadikat-üs-Süeda’sı Şah İsmail ile IIBayezid’i karşılaştırdığı Beng ü Bâde’si ve tıp bilgisini sergilediği Sıhhat ve Maraz’ı en tanınmış eserleridir. BÂKİ 16. yüzyıl şairlerindendir. Döneminde “şairler sultanı” olarak tanınmış ve saratın bütün olanaklarından yararlanmıştır. İyi bir medrese eğitimi gördüğü bilinmektedir. Dünya nimetlerinin hepsinden yararlanma anlayışındadır. Kanuni’nin ölümü üzerine yazdığı mersiyesi çok tanınmıştır. Divanı vardır. NÂBİ 17. yüzyıl şairlerindendir. Divan edebiyatında didaktik şiirler yazmasıyla bir yenilik olarak kabul edilmektedir. Din, töreler ve sosyal yaşamla ilgili öğütler verir. Nâbi’nin Divan’ından başka Hayriye, Hayrâbâd adlı iki didaktik eseri, gezi notlarını içine alan Tuhfet-ül Harameyn’i ve Münşeat adlı eserleri vardır. NEFİ 17. yüzyıl şairlerindendir. Edebiyatımızdaki en ünlü kaside şairi olarak bilinir. Övgülerindeki ve yergilerindeki aşırılıklarıyla ünlüdür. Yazdığı hicviyelerindeki aşırılık boğdurulmasına neden olmuştur. Hayal gücü çok zengin olan Nefi’nin somut benzetmelerden yararlanması da belirgin bir özelliğidir. Türkçe ve Farsça divanı olan Nefi’nin ayrıca hicviyelerini topladığı Sihamı-ı Kaza adlı bir eseri de vardır. NEDİM şairlerinden olan Nedim, Lale Devri’nin şairi olarak bilinir. Eserlerinde aşk, içki, zevk ve sefayı işler. “Mahallileşme akımı”nın önderi olan şairin Halk edebiyatından da etkilendiği bilinmektedir. Şiirlerinde halkın ağzından alınma deyimler olduğu gibi, halkın konuşma diline de oldukça yaklaşmıştır. Samimi ve içten bir söyleyişi olan Nedim, şarkılarıyla tanınmıştır. Divan şiirindeki klişeleri mazmunları bir ölçüde yıkmış olan şairin Divan’ı vardır. ŞEYH GALİP Divan edebiyatının yaşamış son büyük şairidir. Galatasaray Mevlevihanesinde şeyhlik yapmıştır. Nabi’nin “Hayrâbâd”ına nazire olarak ve Mevlânâ’nın mesnevisinden etkilenerek yazdığı “Hüsn-ü Aşk” adlı meşhur mesnevisinde, tasvvuf konusundaki düşüncelerini ortaya koyar. Bu eserinde allegorik sembolik bir anlatım kullanan şair hayal gücünden ve masal ögelerinden de yararlanmıştır. EVLİYA ÇELEBİ Edebiyatımızda gezi türünün ilk örneklerini veren yazar, usta bir gözlemcidir. Elli yıllık bir süre içinde gezdiği yerleri konuşma diline yakın bir dille anlatmıştır. Anlatımında abartılı olmakla birlikte, Divan nesrinin kalıplarını da kırmıştır. 10 ciltlik “Seyahatnâme” adlı eseri çok tanınmıştır. NOT Divan edebiyatının nesir yazarı olarak tanınan diğer önemli yazarları şunlardır SİNAN PAŞA Tazarrunâme adlı süslü nesri ile tanınır. MERCİMEK AHMET Farsça’dan çevirdiği Kabusnâme adlı eseriyle tanınır. NAİMÂ Kendi adıyla anılan “Naima Tarihi” adlı tarih eserinin yazarıdır. KATİP ÇELEBİ Batılıların Hacı Kalfa dedikleri yazar ve düşünürdür. Arapça, Farsça, Fransızca, Latine bilen yazarın tarih, coğrafya, matematik konularında yazılmış eserleri vardır. TASAVVUF FELSEFESİ Tanrı nedir? Evrenin oluşu nasıldır? Biz neyiz? Niçin geldik dünyaya? Yaşamımızın anlamı, var olmanın aslı, gerçek, başlangıç ve son nelerdir? Bu ve bunun gibi fizik ötesi sorulara cevap vermeye çalışan düşünüş yoluna “Tasavvuf” düşüncesi denir. [Vahdet-i Vücut Varlığın Birliği Teorisi]. Bu düşünüşe göre Tanrı tek varlıktır. Vücud-i Mutlak. Aynı zamanda tek güzelliktir Hüsn-i Mutlak. Tek varlık olan Tanrı kendisini görecek gözler, sevecek gönüller istemiş ve kainat olarak tecelli etmiştir. Bu tıpkı aynayla kaplı bir odada olmak gibidir. Ayna varlığın çeşitli görüntülerini yansıtır. O halde, evren ve tüm insanlar Tanrı’nın bir görüntüsüdür. Öyleyse insanlar arasında renk, inanç, dil, ırk…gibi ayrımlar yapmak anlamsızdır. Bütün görüntülerde “Varlık” ve “Yokluk” ögeleri bir aradadır. İnsan dünyaya bağlı tutku ve zevklerini yok ederek “Varlık” ögesini geliştirir. Bunun yolu da tekkelerden tarikatlar geçer. Burada insan sıkı bir eğitimle dünya nimetlerinden vazgeçerse, sonunda özü olan Tanrı’ya kavuşabilir. Bu da gerçek aşktır. İnsanların birbirlerine duyacakları aşk ise mecazdır. Bu, kişiyi Tanrı’dan uzaklaştırır. “Bir hırka, bir lokma” insana yetmelidir. Tekkelerde bu yolla Tanrı’ya ulaşan insan sonunda “Enel Hak” “Ben Tanrı’yım” derecesine varır. Bu kişilere “İnsan-ı Kâmil” ya da “Ermiş” denir. DİVAN EDEBİYATINDA DÜZ YAZI Divan, şiire ağırlık veren bir edebiyattır. Düzyazı, ancak bilimsel çalışmalarda, tarihlerde, kimi sanatsal metinlerde ve gezi türü eserlerde kullanılmıştır. Divan Edebiyatı’nda düzyazılar, yazılış amacı ve dil tutumu dikkate alınarak üçe ayrılır Sanatlısüslü Düzyazı Söz ustalığı göstermek amacıyla yazılır. Sinan Paşa’nın Tazarru’at adlı eseri, bu türün en tanınmış örneğidir. Sanatlı düzyazıya inşa denir Orta Düzyazı Yer yer ağır ve süslü, yer yer sade bir dille yazılan düzyazılardır. Genellikle tarih kitaplarında bu düzyazı türü görülür. Osmanlılar zamanında tarihçilik,”vakanüvis” adı altında yürütülen bir tür memurluktu. Sarayda görevlendirilen vakanüvisler, önemli önemsiz her olayı günü gününe notlar halinde yazarlardı. Bu eserler, olay anlatımına dayalı olduğundan, bilimsel tarih anlayışıyla bağdaşmaz. Divan döneminin başlıca tarihçileri arasında Aşıkpaşazade ,Ali, Ebülgazi Bahadır Han,Naima, Peçevi, Mütercim Asım sayılabilir. Sade Düzyazı Dil ve anlatım ustalığının değil, ele alınan konunun önem taşıdığı düzyazı türüdür. Bu anlayış nedeniyle, sade düzyazılarda ustaca söz söyleme çabası görülmez; dil açık, yalın, doğaldır. Bu düzyazı türünü kullananlardan başlıcaları şunlardır Mercimek Ahmet , Katip Çelebi, Evliya Çelebi EseriSeyahatname. HALK EDEBİYATI Halk Edebiyatı, sözlü edebiyatın uzantısıdır. Halkın yarattığı sözlü eserlerden oluşur. Dil., biçim, konular, duyarlıklar bakımından halk kültürüne sıkı sıkıya bağlıdır. HALK EDEBİYATININ GENEL ÖZELLİKLERİ İslamiyetten önceki edebiyatımızın İslam uygarlığı içindeki biçimidir. Bir anlamda sözlü edebiyat dönemimizin gelişmiş biçimi olarak düşünebiliriz. Halk edebiyatı ürünleri yazılı değildir. Müzik eşliğinde sözlü olarak oluşur. Divan edebiyatında olduğu gibi şiir yine egemen türdür. Şiirlerde başlık yoktur, biçimiyle adlandırılır. Nazım birimi dörtlüktür. Ölçü, hece ölçüsüdür, En çok yedili, sekizli, onbirli kalıplar kullanılmıştır. Şiirlere genel olarak yarım uyak hakimdir. Dil halkın konuştuğu günlük konuşma dilidir. Halk edebiyatı gözleme dayalıdır. Benzetmeler somut kavramlardan yararlanılarak yapılır. Söyledikleri her şey gerçek yaşamdan alınmadır. Özellikle 18. yüzyıldan itibaren halk şairleri, divan şairlerinden etkilenerek aruzun belirli kalıplarıyla şiirler yazmayı denemişlerdir. Hatta divan şiirinin mazmunlarını da kullanmışlardır. Bu durumun ortaya çıkmasında halk şairlerinin, aydınlar ve divan şairlerince hor görülmelerinin, değersiz ve güçsüz sayılmalarının etkisi de vardır. Halk şiirinde “mâni” ve “koşma” tipi olarak iki ana biçim vardır. Aslında az sayıda olan öteki biçimler bu iki ana biçimden çıkmıştır. Dizelerin kümelenişi, dizelerin hece sayısı ve uyak düzeni bakımından özellik gösterenler “biçim”, biçimi ne olursa olsun konu bakımından benzerlerinden ayrılanlar da tür adı altında toplanmıştır. Anonim Halk Şiiri Nazım Biçimleri MÂNİ Halk şiirinde en küçük nazım biçimidir. Yedi heceli dört dizeden oluşur. Uyak düzeni aaxa şeklindedir. Birinci ve üçüncü dizeleri serbest, ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklı mâniler de vardır xaxa. Mânilerin ilk iki dizesi uyağı doldurmak ya da temel düşünceye bir giriş yapmak için söylenir. Temel duygu ve düşünce son dizede ortaya çıkar. Başlıca konusu aşk olmakla birlikte bunun dışında türlü konularda da yazılabilir. Le beni eyle beni İpek yorgan düreyim Elekten ele beni Aç koynuna gireyim Alacaksan al artık Açıldıkça ört beni Düşürme dile beni Var olduğun bileyim Birinci dizesi yedi heceden az olan mâniler de vardır. Dizeleri cinaslı uyaklarla kurulduğu için böyle mânilere “Cinaslı Mâni” ya da “Kesik Mâni” denir. Bugün al Sürüne Yârim giymiş bugün al Madem çoban değilsin Şâd edersen bugün et Ardındaki sürü ne Can alırsan bugün al Ben bir körpe kuzuyum Al kat beni sürüne Beni böyle yandıran Sürüm sürüm sürüne TÜRKÜ Türlü ezgilerle söylenen anonim halk şiiri nazım biçimidir. Söyleyeni belli türküler de vardır. Halk edebiyatının en zengin alanıdır. Anadolu halkı bütün acılarını ve sevinçlerini türkülerle dile getirmiştir. Türkü iki bölümden oluşur. Birinci bölüm asıl sözlerin bulunduğu bölümdür ki buna “bent” adı verilir. İkinci bölüm ise bentlerin sonunda yinelenen nakarattır. Bu bölüme “bağlama” ya da “kavuştak” denir. Türküler, genellikle yedili, sekizli, onbirli hece kalıplarıyla yazılmıştır. Konuları çok değişik olabilir. Ninniler de bu gruptandır. Söğüdün yaprağı narindir narin İçerim yanıyor dışarım serin bent Zeynep’i bu hafta ettiler gelin Zeynebim Zeynebim anlı Zeynebim Üç köyün içinde şanlı Zeynebim nakarat Âşık Edebiyatı Nazım Biçimleri KOŞMA Halk edebiyatında en çok kullanılan biçimdir. Genellikle hece ölçüsünün onbirli 6+5 ya da 4+4+3 kalıbıyla yazılır. Dörtlük sayısı üç ile beş arasında değişir. Şair koşmanın son dörtlüğünde adını ya da mahlasını söyler. Uyak düzeni genellikle şöyle olur baba – ccca – ddda… Eğer benim ile gitmek dilersen Eğlen güzel yaz olsun da gidelim Bizim iller kıraçlıdır aşılmaz Yollar çamu kurusun da gidelim …… …… ….. Karac’oğlan der ki buna ne fayda Hiç rağbet kalmadı yoksula bayda Bu ayda olmazsa gelecek ayda Onbir ayın birisinde gidelim DESTAN Dört dizeli bentlerden oluşan, oldukça uzun bir nazım biçimidir. Kimi destanlarda dörtlük sayısı yüzden fazladır. Genellikle hece ölçüsünün onbirli kalıbıyla yazılır. Uyak düzeni koşma gibidir. baba – ccca – ddda Destanın son dörtlüğünde şair mahlasını söyler. Konuları bakımından destanları savaş, yangın, deprem, salgın hastalık, ünlü kişilerin yaşamları, mizahi….gibi gruplanadırabiliriz. Esnaf Destanı …………………………….. Nalbant oldum kırdım nalın çoğunu Bir katır nalladım dinle oyunu Meğer acemiymiş bilmem huyunu Çenemi teptirdim nalın sökerken Manav oldum elma armut tez çürür Cambaz oldum ip üstünde kim yürür Kasap oldum her gün gözüm kan görür Yüreğim bayıldı kana bakaraken Ben bu sanatları bir bir dolaştım Tekrar gelip şairliğe bulaştım Kâmili mürşidin eline düştüm Tekke-i aşk içre çile çekerken. SEMÂİ Hece ölçüsünün sekizli kalıbıyla yazılır 4+4 duraklı ya da duraksız. Dörtlük sayısı üç ile beş arasında değişir. Semâilerin kendine özgü bir ezgisi vardır ve bu ezgiyle okunur. Uyak düzeni koşma gibidir baba – ccca – ddda Semâilerde daja çok sevgi, doğa, güzellik gibi konular işlenir. İncecikten bir kar yağar Karac’oğlan eğmelerin Tozar Elif Elif diye Gönül sevmez değmelerin Dedil gönül abdal olmuş İliklemiş düğmelerin Gezer Elif Elif diye Çözer Elif Elif diye. VARSAĞI Güney Anadolu bölgesinde yaşayan Varsak Türklerinin özel bir ezgiyle söyledikleri türkülerden gelişmiş bir biçimdir. Dörtlük sayısı ve uyak düzeni “Semâi” gibidir. Varsağılar yiğitçe, mertçe bir üslupla söylenir. Bu da dörtlüklerin içindeki “bre” “hey” “behey” gibi ünlemlerle sağlanır. Halk edebiyatında en çok varsağı söylemiş şair Karacaoğlan’dır. Bre ağalar bre beyler Behey elâ gözlü dilber Ölmeden bir dem sürelim Vaktin geçer demedim mi Gözümüze kara toprak Harami olmuş gözlerin Dolmadan bir dem sürelim Beller keser demedim mi Karacoğlan TÜRKÜ Hece ölçüsünün türlü kalıplarıyla söylenen ezgili, anonim şiirlerdir. Bazen de kime ait olduğu bilinen şiirler, türkü formlarıyla söylenir. Türkülerde genellikle iki bölüm bulunur. Birincisi, şiirin iskeletini oluşturan “asıl bölüm” ; ikincisi “kavuştak”tır. Kavuştaklar, asıl bölümlerin arasına gelerek onları birbirine bağlar. ÂŞIK EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ Âşık edebiaytı nazım türleri genellikle koşma ve semâi biçimiyle yazılır. Bu türler koşma ve semâilerden konuları bakımından ayrılır. GÜZELLEME Doğa güzelliklerini anlatmak ya da kadın, at gibi sevilen varlıkları övmek için yazılan şiirlerdir. Dinleyin ağalar medhin eyleyim Yokuşa yukarı kekli sekişli Elma yanaklımın kara kaşlımın İnişe aşağı tavşan büküşlü O gül yüzlerine kurban olayım Düşmanın görünce şahin bakışlı Dal gerdanlımın da sırma saçlımın Kuğuya benziyor boynu kıratın Noksani Köroğlu TAŞLAMA Bir kimseyi yermek ya da toplumun bozuk yönlerini eleştirmek amacıyla yazılan şiirlerdir. Ormanda büyüyen adam azgını Çarşıda pazarda insan beğenmez Medres kaçkını softa bozgunu Selam vermek için kesan beğenmez Kazak Abdal KOÇAKLAMA Coşkun ve yiğitçe bir üslupla savaş ve dövüşleri anlatan şiirlerdir. Köroğluyum medhim merde yeğine Koç yiğit değişmez cengi düğüne Sere serpe gider düşman önüne Ölümü karşılar meydan içinde AĞIT Bir kimsenin ölümü üzerine duyulan acıları anlatmak amacıyla söylenen şiirlerdir Anonim halk şiiri ürünü olan ağıtlar da vardır. Civan da canına böyle kıyar mı Hasta başın taş yastığa koyar mı Ergen kıza beyaz bezler uyar mı Al giy allı balam şalların hani Hıfzi MUAMMA Kapalı bir biçimde anlatılan bir olayın ya da bilginin okuyucu tarafından anlaşılmasını, bunlarla ilgili soruların cevaplandırılmasını isteyen bir tür manzum bilmecedir. NASİHAT Bir şey öğretmek,bir düşüncenin yayılmasına çalışmak gibi amaçlarla söylenen didaktik şiirlerdir. NOT “Destan, ilahi, nefes ve deme”, hem birer nazım biçimi, hem de tür olarak değerlendirilir. HALK ŞAİRLERİNİN GRUPLANDIRILMASI Halk şairleri, halk şiirinin yerleşmiş kurallarına bağlı kalmakla birlikte, türlü kültürel nedenlerle dil, anlatım, ölçü kullanımı bakımından farklı yönelişler içine girebilmektedirler. Ayrıca yaşadıkları çevre de onların sanat anlayışlarını farklılaştıran bir etmen olarak karşımızı çıkmaktadır. Halk şairlerini, işte bu gibi noktaları dikkate alarak şöyle ayırıyoruz GÖÇEBEGEZGİN ŞAİRLER Bir yere bağlı kalmadan gezerler. Genellikle eğitim görmedikleri için, Divan Edebiyatı’ndan etkilenmezler. Dilleri sadedir. Hece ölçüsüne bağlıdırlar. Geleneksel şiir anlayışını sürdürürler. YENİÇERİ ŞAİRLER Osmanlılar zamanında askerlik, hayat boyu süren bir meslekti. Orduda görev arasında şairler yetişmiştir. Bunlar, katıldıkları savaşlarla ilgili yiğitlik şiirleriyle dikkati çekerler. Dil, anlatım, ölçü bakımından, göçebe şairler gibi geleneksel şiir anlayışına bağlıdırlar. KÖYLÜ ŞAİRLER Hayatları köylerde, kasabalarda geçer. Büyük kentlerle ilgileri olmadığı için, kent kültüründen, Divan Edebiyatı’ndan etkilenmeden, halk şiiri geleneklerine bağlı kalmışlardır. KENTLİ ŞAİRLER Genellikle Divan Edebiyatı’nın etkisinde kalırlar. Hem Halk, hem de Divan Edebiyatı tarzında şiirler söylerler. Dillerinde Arapça ve Farsça sözcüklerin oranı yüksektir. Hece ölçüsüyle birlikte aruza da yer verirler. TASAVVUF TEKKE ŞAİRLERİ Tekkelerde yetiştikleri, din ve tasavvuf konusunda eğitim gördükleri için, dilleri, göçebe, yeniçeri ve köylü şairlere göre bazen daha ağırdır. Zaman zaman Divan Edebiyatı’nın dil, anlatım, biçim, ölçü özelliklerini taşıyan şiirler söylerler. Örneğin Yunus Emre bile, aruz ölçüsü ve mesnevi düzeniyle Risaletü’n-Nushiyye adlı bir eser vermiştir. HALK ÖYKÜLERİ Halk öyküleri, destanların zamanla biçim ve öz değişimine uğramaları sonunda ortaya çıkmış sözlü eserlerdir. Anonimdir. Başlıca türleri şunlardır DESTAN ÖYKÜLER Destanlardaki olağanüstülük gibi bazı özellikleri koruyan halk öyküleridir Doğu Anadolu’da ortaya çıkan Dede Korkut Öyküleri ile Köroğlu Öyküsü, bu türün tanınmış örnekleridir. AŞK ÖYKÜLERİ İki sevgilinin aşkını, bunların kavuşmasını önleyen engellerle mücadelesini anlatan öyküler olup en tanınmışları Kerem ile Aslı, Emrah ile Selvi, Asuman ile Zeycan ,Aşık DİNİ ÖYKÜLER İslamiyet’in yayılmasına katkıları olan kişilerin hayatlarını ve mücadelelerini temel alan öykülerdir .Hz. Ali’nin savaşlarını anlatan Kan Kalesi Cengi, Hayber Kalesi Cengi; Anadolu’da İslamiyet’in yayılması için mücadele eden komutanların savaşlarını anlatan Battal Gazi Öyküsü, Dnişment Gazi Öyküsü gibi sözlü, anonim eserler, bu türün örnekleri arasında yer alır. TEKKE EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ Din ve tasavvufla ilgili kavrami duygu, düşünce, ilke ve kuralları halka yaymak amacıyla bir tarikata bağlı şairlerce yazılan şiirlerdir. İLAHİ Din ve tasavvuf konularının işlendiği şiirlere “ilahi” denir. Tanrıyı övmek, ona yalvarmak için yazılan şiirlerdir. Özel bir ezgiyle okunur. Koşma gibi uyaklanan ilahilerde 4-4 duraklı 8’li ölçü kullanılır. Cennet cennet dedikleri Birkaç köşkle birkaç huri İsteyene ver sen anı Bana seni gerek seni Yunus Emre NEFES Bektaşi şairlerinin yazdıkları tasavvufi şiirlere denir. Nefeslerde genellikle Hz. Muhammet ve Hz. Ali için de övgüler bulunur. Pir Sultan Abdal şâhımız Hakk’a ulaşır yolumuz On iki imam katarımız Uyamazsın demedim mi Aleviler, bu türde yazılmış olan şiirlere “DEME” adını verirler. İlahi, nefes ve demeler, bestelenerek söylenir. ŞATHİYÂT-I SOFİYÂNE İnançlardan alaylı bir dille söz eder gibi yazılan şiirlerdir. Görünüşte saçma sanılan bu sözlerin, yorumlandığında tasavvufla ilgili türlü kavramlara değindiği anlaşılır. Bu tür şiirlere genellikle Bektaşi şairlerinde rastlanır. Medrese hocalarına göre bu şathiyeler küfür sayılır. Yücelerden yüce gördüm Erbabsın sen koca Tanrı Âlem okur kelâm ile Sen okursun hece Tanrı Asi kullar yaratmışsın Varsın şöyle dursun deyü Anları koymuş orada Sen çıkmışsın uca Tanrı Kaygusuz Abdal yaradan Gel içegör şu cür’adan Kaldır perdeyi aradan Gezelim bilece Tanrı NOT Manzum olmayan Anonim Halk Edebiyatı ürünleri de vardır. Bunları masallar, halk öyküleri Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber, Battal Gazi, Hz. Ali Cenkleri………, bilmeceler, atasözleri, deyimler, Karagöz ve ortaoyunları şeklinde sıralayabiliriz. HALK EDEBİYATININ ÖNEMLİ ŞAİRLERİ YUNUS EMRE Tasavvuf düşüncesini benimseyen şair Tanrı aşkını ve insan sevgisini dile getirmiştir. Tekke edebiaytının en lirik şairidir. Halkın konuştuğu Türkçeyi bir edebiyat dili haline getirmiştir. Yalın ve içten bir söyleyişi vardır. Zaman zaman aruz ölçüsüyle ve divan edebiyatı anlayışıyla da şiirler yazmıştır. Tüm insanların eşit ve kardeş olduğuna inanmış; dil, din, ırk ayrımı yapılmasına karşı çıkmıştır. Türkçe divan sahibi ilk şairdir. Ayrıca Risaletü’n-Nushiyye adlı öğretici bir mesnevisi vardır. HACI BAYRAM VELİ ikinci yarısıyla XV. Yüzyılın ilk yarısında yaşamış bir tasavvuf şairidir. Bayramiyye tarikatını kurmuştur. Yunus Emre etkisinde sade bir dil ve lirik bir anlatımla dile getirdiği şiirlerinden yalnızca birkaç tanesi bilinmektedir. KAYGUSUZ ABDAL Softa görüşle alay eden özgür düşünceli bir Bektaşi şairidir. Hem heceyle hem de aruzla yazılmış şiirleri vardır. PİR SULTAN ABDAL Alevi-Bektaşi şiir geleneğinin en ünlü şairidir. Dinsel inançların etkili olduğu bir ayaklanmanın önderliğini yapmış, asılarak öldürülmüştür. Şiirini bir araç olarak kullanmasına rağmen kuru bir öğreticiliğe düşmemiş, şiirini duygu yönünden de beslemiştir. KÖROĞLU Çoğunlukla koçaklama türünde örnekler vermiş coşkulu şiirler söylemiştir. Bolu Beyi’yle olan mücadelesi efsaneleşen şair, halkın gönlünde yerini almıştır. KARACAOĞLAN Din dışı konularda yazmış, yaşama sevinci, insan ve doğa sevgisini dile getirmiştir. Âşık edebiyatının duygu yönünden en zengin ve güçlü şairidir.. Hayatı hakkında kesin bilgilere sahip olmadığımız Karacaoğlan’ın XVI ya da XVII . yüzyılda Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşayıp dolaştığı sanılmaktadır. Şair Toroslar’da, Türkmen boyları arasında yetişmiş; göçebe bir şair olarak Anadolu içinde ve dışında gezmiştir. Geleneksel şiirin dil, anlatım, ölçü anlayışından ayrılmadan aşk, doğa, ölüm, ayrılık gibi temaları işlemiştir;özellikle koşma ve semai biçimlerinde büyük başarı kazanmıştır. GEVHERİ Aruz ölçüsünü de sıkça kullanan Kırımlı bir halk ozanıdır. DERTLİ Toplumsal yergi içerikli, softalığı, yobazlığı eleştiren şiirleriyle tanınan Bolu’lu bir halk ozanıdır. DADALOĞLU Çukurova yöresinde yetişen halk şairlerindendir. Türkmen boylarının yerleşik hayata geçirilmesi için 1865’te yöreye yollanan Fırka-i İslahiye adlı Osmanlı ordusuyla Türkmenler arasındaki çatışmalara katılmış, bu olayları yiğitçe bir eda ile koçaklamalarına yansıtmıştır. Ayrıca aşk ve doğadan söz eden şiirleri de başarılıdır. Şiirlerini temiz bir halk diliyle ve hece ölçüsü ile yazmıştır. ÂŞIK VEYSEL XX. yüzyıl halk şairidir. Şarkışla’da doğup büyümüş, Cumhuriyetin onuncu yılında Ankara’ya gelerek şiirlerini okumuş, bundan sonra ünü yayılmaya başlamıştır. Çocukluğunda geçirdiği çiçek hastalığıyla gözünü kaybeden şair; genellikle gezgin bir hayat sürmüş ; kent kent dolaşarak aşktan, doğadan , kardeşlikten, birlikten, barış içinde yaşamaktan ve insanı insan yapan erdemlerden bahseden şiirlerini saz eşliğinde söylemiş; bu içeriğin halka yakın düşmesi , ona kitlesel bir sevginin doğmasına yol açmıştır. Tasavvuf felsefesinin kazandırdığı hoşgörü anlayışı, şiirinin temellerinden biridir. Şiirlerini Deyişler, Sazımdan Sesler adlı iki kitapta toplamıştır. Son olarak tüm şiirlerini , Ümit Yaşar Oğuzcan tarafından Dostlar Beni Hatırlasın adıyla yayımlanmıştır. EDEBİ SANATLAR ANLAM SANATLARI TEŞBİH BENZETME Aralarında türlü yönlerden benzerlik ilgisi bulunan iki şeyden, benzerlik bakımından güçsüz durumda olanı daha üstün olana benzetmektir. Dört ögesi vardır. Benzeyen, kendisine benzetilen, benzetme yönü, benzetme edatı. Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik. Benzeyen benzetilen benzetme benzetme Edatı yönü Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan Benzetilen benzetme benzetme Edatı yönü Askerlerimiz aslan gibi kuvvetlidir. Benzeyen benzetilen benzetme benzetme Edatı yönü A TEŞBİH-İ BELİĞ GÜZEL BENZETME Sadece benzeyen ve benzetilen ögelerle yapılan benzetmedir. Benzetme yönü ve benzetme edatı kullanılmaz. Gürz ayaklı Kalkan elli Sancaktar olduğu Sancak tutuşundan belli Divan edebiyatındaki mazmunların çoğo teşbih-i beliği sanatına örnektir. Servi boy, elma yanak, gonca ağız, kiraz dudak………. B YAYGIN BENZETME Benzeyenle benzetilen arasındaki birden çok özelliklerin sıralnmasıyla yapılan benzetmedir. Aşağıdaki örnekte “vatan” bir çınara benzetilmiştir. ÇINAR Hani bir gün seninle Topkapı’dan Geliyorduk; yol üstü bir meydan Bir çınar gördük; Enli, boylu, vakur Bir ağaç; hiç eğilmemiş, mağrur Koca bir gövde, belki altı asır Belki ondan da fazla dalgın, ağır Kaygısız bir ömür sürüp gelmiş; Öyle serpilmiş, öyle yükselmiş, ……………………. Tevfik Fikret 2 İSTİARE EĞRETİLEME Benzetme sanatının temel ögelerinden benzeyen ve benzetilenden sadece birinin kullanılmasıyla yapılan benzetmeye denir. Diğer bir deyişle, bir şeyi kendi adının dışında türlü yönlerden benzediği başka bir şeyin adıyla anma sanatıdır. Bu bakımdan istiare hem bir benzetme hem de mecaz sanatıdır. A AÇIK İSTİARE Benzetme ögelerinden yalnızca benzetilenle yapılan istiaredir. “Aslanlarımız düşmanı denize döktüler” “Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor. Bir hilâl uğruna ya Rab ne güneşler batıyor”. Yukarıdaki örneklerde altı çizili sözcüklerde, askerlerimizle, “aslan” ve “güneş” arasında birer benzetme yapılmıştır. Burada benzeyen benzetme bakımından zayıf olan öge, yani askerler söylenmemiş, kendisinebenzetilen benzetme bakımından güçlü olan öge, yani aslan ve güneş söylendiğine göre bu benzetmeler “açık istiare”dir. B KAPALI İSTİARE Benzetme ögelerinden sadece benzeyenin bulunduğu kendisine benzetilenin bulunmadığı benzetme sanatına “kapalı istiare” denir. “Askerlerimiz, kükreyerek düşmana saldırdı”. Yukarıdaki örnekte askerler, aslana benzetilmiştir. Güçlü olan öge yani aslan benzetilensöylenmemiş, sadece benzeyen söylenmiş olduğundan bu benzetme bir “kapalı istiare”dir. Kişileştirme sanatının bulunduğu her dizede kapalı istiare de vardır. Kıyı takmış yaprağını gülünü Mahzun hudutların ötesinde akan sular Boynu bükük adalar, tanıyorsanki bizi. C YAYGIN İSTİARE Benzetmenin temel ögelerinden yalnız biriyle, çok sayıda benzerlikleri sıralayarak yapılan istiaredir. Örneğin Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi” adlı şiirinde “ruh” söylenmemiş benzeyen, Benzetilen yani “gemi” söylenmiştir. 3 MECAZ Bir sözü gerçek anlamının dışında kullanma sanatıdır. Aşkın aldı benden beni Bana seni gerek seni Ben yanarım dün ü günü Bana seni gerek seni Yunus Emre Yukarıdaki dörtlükte “yanmak”, aşağıdaki dörtlükte de “deynek” sözcüğü mecaz sanatına örnektir. Anavarza at oynağı Kana bulanmış gömleği Kıyman a zalimler kıyman Kör karının bir deyneği 4 MECAZ-I MÜRSEL MÜRSEL MECAZ Bir sözün benzetme amacı gütmeden gerçek anlamının dışında başka bir sözün ya da kavramın yerine kullanılmasıdır. Kavramlar arasında benzetmenin dışında, gerçek veya mecazlı anlamlar arasında parça-bütün, özel-genel, neden-sonuş…..gibi ilgiler bulunur. Anadolu, hepimize hınç ve şüpheyle bakıyor. Anadoluda yaşayanlar Çankaya, bu gelişmelere sessiz kalamazdı. Cumhurbaşkanlığı makamı O, beyaz perdenin en güzel sanatçısıdır. Sinema Çatma, kurban olayım çehreni ay nazlı hilâl. Türk bayrağı Sobayı yaktınız mı? Odun/kömür O, ülkemizin en güçlü raketlerinden biridir. Tenis oyuncusu Siz, hiç Yaşar Kemal’i okudunuz mu? Eserleri Son günlerde Vivaldi dinliyorum. Eserleri Gökten bereket yağıyor. Yağmur 5 KİNAYE Bir sözü hem gerçek hem de mecaz anlamda kullanma sanatıdır. Ey benim sarı tanburam Ben toprak oldum yoluna Sen ne için inilersin Sen aşırı gözetirsin İçim oyuk derdim büyük Şu karşıma göğüs geren Ben onun’çün inilerim Taş bağırlı dağlar mısın? Pir Sultan Yunus Emre Yukarıdaki dörtlüklerde altı çizili sözcükler hem gerçek hem de mecaz anlamlarını düşündürecek şekilde kullanılmıştır. 6 TEVRİYE İki ya da daha çok anlamı olan bir sözün yakın ve uzak anlamlarını birlikte kastetme sanatıdır. Bana Tahir Efendi kelp demiş İltifatı bu sözde zâhirdir. Mâliki mezhebim benim zirâ İtikadımca kelp tâhirdir. Tahir 1 Özel isim;2 Temiz Kelp Köpek 7 TARİZ Söylenen sözün ya da kavramın gerçek ve mecazlı anlamı dışında büsbütün tersini kastetmektir. Genelliklebir kişiyi ya da durumu iğnelemek, alaya almak için yapılır. Bir yetim görünce döktür dişini Bozmaya çabala halkın işini Günde yüz adamın vur kır dişini Bir yaralı sarmak için yeltenme Huzuri 8 TEŞHİS VE İNTAK KİŞİLEŞTİRME VE KONUŞTURMA İnsana özgü niteliklerin başka varlıklara aktarılmasına, onlara kişilik kazandırılmasına “teşhis”; onların konuşturulmasına da “intak” denir. İntak sanatının bulunduğu her yerde teşhis sanatı da vardır. Toros dağlarının üstüne Batı isteyü haktan ayrıldım Ay un eledi bütün gece Boynuz umdum kulaktan ayrıldım. Hârname, Şeyhi Masallar ve fabller, teşhis ve intak sanatına an çok rastlanan türlerdir. Kurnaz tilki sesini yumuşatarak, ona Dedi ki ”Kardeşciğim artık dostuz; Müjde getirdim sana in de öpüşelim; Barış oldu hayvanlar arasında.” 9 TENASÜP UYGUNLUK Bir dize, beyit ya da dörtlük içinde anlamca birbiriyle ilgili sözcükleri birarada kullanma sanatıdır. Lâleyi sümbülü, gülü hâr almış. Zevk u şevk ehlini âh u zâr almış. Bu beyitte lâle, sümbül, gül, hâr diken arasında ayrıca zevk, şevk ve âh, zâr sözcükleri arasında tenasüp sanatı vardır. 10 LEFF Ü NEŞR Genellikle bir beyit içinde birinci dizede en az iki şey söyleyip, ikinci dizede bunlarla ilgili benzerlik ve karşılıkları verme sanatıdır. Bâran değil, şafak değil, ebr-i seher değil Gözyaşıdır, ciğer kanıdır, dâd-ı ah’tır. Bu dizelerde bârana yağmur karşılık olarak gözyaşı, şafağa güneşe batarkenki kızıllık karşılık olarak ciğer kanı, ebr-i seher’e sabah bulutu karşılık olarak dud-ı ah ah’ın dumanı verilmiştir. Bağ-ı dehrin hem baharın hem hazanın görmüşüz. Bir neşatın da gamın da rüzgarın görmüşüz. 11 TECAHÜL-İ ARİF Bilinen bir gerçeği bir nükteye dayanarak bilmiyormuş gibi söylemektir. Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım Kurbanın olam var mı benim bunda günahım Nahifi Ey şuh Nedima ile bir seyrin işittik Tenhaca varıp Göksu’ya işret var içinde Nedim Yukarıdaki dizelerde şairler kendi yaşadıkları olayları bilmiyormuş gibi sorarak tecahül-i arif sanatı yapmışlardır. 12 HÜSN-İ TALİL GÜZEL NEDENE BAĞLAMA Herhangi bir gerçek olayın meydana gelmesini hayali ve güzel bir nedene bu nedenin kesin bir yargıya dayanması gerekir. Hüsn-i talil’de de tecâhül-i arif’te olduğu gibi gerçek bir nedeni bilmezlikten gelme gibi bir durum vardır. Hüsn-i talil’i, tecâhül-i ariften ayıran yön, gerçek bir olayın hayali nedene bağlanmasıdır. “Güzel şeyler düşünelim diye yemyeşil oldu ağaçlar” İlkbaharda doğanın uyanması, ağaçların yapraklanması gibi gerçek bir olay, hayali bir nedenle açıklanmış. “Güller ki yüzünün renginden utandıkları için kızardılar”. Niçin sık sıkbakarsın öyle mirat-ı mücellâya Meğer sen dahi kendi hüsnüne hayran mısın kâfir Nedim Mirat-ı mücellâ Parlak ayna 13 MÜBALAĞA ABARTMA Bir sözün etkisini güçlendirmek amacıyla bir şeyi ya olamayacağı bir biçimde anlatmak ya da olduğundan pek çok veya pek az göstermektir. Alem sele gitti gözüm yaşından. Söyle nâz uykusuna varmış o yâr ey Bâki Ki cihan halki figan eylese bidâr olmaz. Merkez-i hâke atsalar da bizi Kürre-i arzı patlatır çıkarız. Namık Kemal Yerkürenin merkezine de atsalar bizi, yerküreyi parçalar yine dışarı çıkarız. 14 TEZAT KARŞITLIK Birbirine karşıt düşüncelerin, kavramların, duyguların bir arada kullanılmasıdır. Ne siyah eylemiş bu nasiyeyi Saçımı bembeyaz eden bahtım. Abdülhak Hamit Nasiye alın Ne efsun-kâr imişsin âh ey didâr-ı hürriyet Esir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten Namık Kemal Ey özgürlük ne kadar büyüleyiciymişsin, tutsaklıktan kurtulduk ama bu kez de senin tutsağın olduk. 15 TEKRİR Sözün etksini güçlendirmek amacıyla anlamın üzerinde yoğunlaştığı sözcük ya da söz öbeklerini arka arkaya yinelemektir. Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi; Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır. Necip Fazıl Büyüksün ilahi büyüksün büyük Büyüklük yanında kalır pek küçük Ali Haydar Bey 16 NİDA SESLENME Şairin çok duygulanması ve heyecanlanması sonucunu doğuran olayları ve varlıkları gözönüne getirip “ey, hey” gibi ünlemlerle onlara seslenmesidir. Ey köhne Bizans, ey koca fertut-i musahhir Ey bin kocadan arta kalan bive-i bâkir. Sis, Tevfik Fikret 17 İSTİFHAM Yanıt alma amacı gütmeden, duyguyu ve anlamı güçlendirmek için, anlatılmak istenenlerin soru biçiminde anlatılmasıdır. Beni candan usandırdı cefadan yâr usanmaz mı Felekler yandı ahımdan muradım şemi yanmaz mı Fuzuli Kim söylemiş beni Süheyla’ya vurulmuşum diye? Kim görmüş ama kim, Eleni’yi öptüğümü, Yüksek kaldırım’da güpegündüz? Melahat’i almışım da sonra Alemdar’a gitmişim, öyle mi? Onu sonra anlatırım, fakat Kimin bacağını sıkmışım tramvayda? Orhan Veli 18 TELMİH HATIRLATMA Söz arasında herkesçe bilinen geçmişteki bir olaya, ünlü bir kişiye bir inanca ya da yaygın bir atasözüne işaret etmek, onu anımsatmaktır. Telmih edilen şey uzun uzadıya açıklanmaz, bir iki sözcükle anımsatılır. Gökyüzünde İsâ ile Tur dağında Musâ ile Elindeki asâ ile Çağırayım Mevlam seni Yunus Emre Birinci dizede “Hz. İsa’nın göğe çıktığı inancı”na, ikinci dizede “Hz. Musa’nın Tur-ı Sinâ dağında Tanrı ile konuşması” olayına ve üçüncü dizede de yine “Hz. Musa’nın yere atınca yılan olan asasıyla gösterdiği mucizelere” telmih vardır. SÖZ SANATLARI 19 CİNAS Söyleniş ve yazılışları bir, anlamları farklı sözcükleri sesteş, eşsesli bir arada kullanma sanatıdır. Aynı zamanda bir uyak türüdür. Kısmetindir gezdiren yer yer seni Göğe çıksan âkıbet yer yer seni. İbni Kemal Her nefeste eyledik yüz bin günah Bir günaha etmedik hiç bir gün ah Lâedri 20 ALLİTERASYON Aynı ses ya da hecelerin bir ahenk yaratmak amacıyla tekrarlanmasıdır. Dest-busi arzusıyle ölürsem dostlar “S” Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su Fuzuli Kara pulat uz kılıcım tartmayınca Kara börklü koca başın kesmeyince Alca kanın yer yüzüne tökmeyince Karındaşım Kayan kanın almayınca Komazım………. Dede Korkut 21 SECİ Nesirde yapılan kafiyeye “seci” denir. “İlahi her neyi gülzâr ettinse anı ittim. İlahi elime her ne sundunsa anı tattım. İlahi gönlüm oduna ne yaktınsa o tüter. İlahi vücudum bahçesine ne diktinse o biter.” Sinan Paşa EK SEHL-İ MÜMTENİ Söylenmesi kolay göründüğü halde, benzerinin yazılması veya söylenmesi çok güç olan sözlere ya da yazılara denir. Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm Yunus Emre Şair bütün tasavvuf felsefesini, az sözle çok güçlü bir şekilde ifade etmiştir. BATI EDEBİYATI VE BATI EDEBİYATINDAKİ SANAT AKIMLARI ESKİ YUNAN VE LATİN EDEBİYATI Batı edebiaytının kaynağı Eski Yunan ve Latin edebiyatlarıdır. yüzyıldan 2. yüzyıla kadar süren Eski Yunan edebiyatının ana kaynağı da Homeros’un İlyada ve Odise destanlarıdır. Eski Yunan edebiyatı didaktik türde HESİODOS; lirik türde SAPHO, PİNDAROS; fabl türünde AİSOPOS gibi şairleri yetiştirdikten sonra yüzyılda “altın çağı”nı yaşamıştır. Bu devrin önemli sanatçıları şunlardır Tragedya’da AİSKHYLOS Agamemnon, SOPHOKLES Kral Oidipus, Elektra, EURİPİDES Andromak, Elektra Komedya’da ARİSTOPHANES, MENANDROS Hitabet alanında DEMOSTHENES Felsefe alanında SOKRATES, EFLATUN, ARİSTOTELES Tarih alanında HERODOTOS sonra Eski Yunan edebiyatı yerini Latin edebiyatına bırakır. Latin edebiyatı Eski Yunan kültür ve sanatının etkisinde gelişen bir edebiyattır. Bu dönemin önemli sanatçıları şunlardır Tragedya’da ENNİUS Komedya’da PLAUTUS, TERENTİUS Şiirde HORATİUS Lirik şair, OVİDİUS Lirik şair, VERGİLİUS Destan şairi Hitabet alanında ÇİÇERO Nutuklar Felsefe alanında SENECA Tarih alanında TACİTES Eski Yunan ve Latin edebiyatlarının mitoloji ile süslenmiş ürünlerinde doğa güzellikleriyle birlikte “gerçek insanı” buluruz. Bu ürünlerde insanların sevgileri, acıları, yiğitlikleri, kinleri…..yer alır. Bu sevgiler, yiğitlikler, kinler ve acılar da “yazgılarında” dönüp dolaşarak “İNSANCILIK” Hümanizm ve “ERDEMLİ OLMA” düşüncesinde birleşirler. yüzyılda Batı Roma İmparatorluğunun yıkılmasından sonra, Avrupa’da, kadar sanat ve kültür alanında “öbür dünya” düşüncesinin egemen olduğu ölü bir dönem başlamıştır. sonra kilise ve din görüşünü her şeyin üstünde tutan , kişinin yaşam ve düşünce özgürlüğünü kısıtlayan, edebiyatta ve sanatta “öbür dünya” düşüncesini egemen kılan “ORTA ÇAĞ” başlar. Bu çağda görülen doğa ve dinle ilgili yiğitlik öyküleri, halk ozanlarının aşk ve yiğitlik konularında söyledikleri “BALATLAR” ve ulusal destanlar dönemin başlıca edebiyat verimleri arasındadır. Orta çağın büyük ozanı Rönesans’ın da hazırlayıcılarından olan ve “İlahi Komedya” adlı eseriyle tanınan DANTE’dir. Batı edebiyatında yenileşme, bilim ve sanatta “YENİDEN DOĞUŞ” anlamına gelen “RÖNESANS”la başlar sonu, 15. ve 16. yüzyıllar. Rönesans’la halk ve devlet ilişkileri yeniden düzenlenmiş, kralların ve derebeylerin dine dayalı sınırsız güçleri kırılmış, kişinin insance ve özgür yaşama isteği gerçekleşme yoluna girmiştir. Böylece uluslar edebiyatla, bu gerçeklere dayanan “insanca” düşünceleri yayarak, kilise dili olan Latince’nin yerine kendi ulusal dilleri ile güçlü yapıtlar ortaya koymaya başlamışlardır. Bu dönemin ünlü sanatçıları şunlardır Şiirde RONSARD Romanda RABELAİS, CERVANTES Don Kişot Deneme alanında MONTAIGNE, BACON Tiyatro alanında SHAKESPEARE [Hamlet, Macbeth, Othello, Kral Lear, Romeo ve Juliet Dramları, Venedik Taciri, Hırçın Kız, Yanlışlıklar Komedyası…….Komedileri] Rönesans, ortalarına doğru “Klasisizm” akımının doğmasına yol açmış, böylece Batı Edebiyatı birbirine tepki olarak ortaya çıkan akımların etkisinde 20. yüzyıla kadar gelişimini sürdürmüştür. BATI EDEBİYATINDA AKIMLAR KLASİSİZM yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan bir akımdır. BOILEAU bu akımın kurucusu olarak kabul edilir. Klasikler Eski Yunan ve Latin edebiyatını bilgi ve esin kaynağı olarak benimsemişlerdir. Temel olarak şu ilkelere dayanır Sanat, “insan tabiatına” önem vermeli ona sevgi ve saygı duymalıdır. Klasik bir eser “akıl” ve “sağduyu”ya dayanmalıdır. Eser, “dil”, “anlatım” ve “şekil” de en olguna varmaya çalışmalıdır. Klasikler, insanların her zaman, her yerde, her toplumda aynı duygu ve düşüncede olduklarını kabul ederler. Onun için eserlerinde değişmez tipler yaratırlar. Klasisizmde fiziksel ve sosyal çevre önemli değildir; çünkü bunlar değişkendir. Bu akımda, sanatta mükemmeli bulmak esastır. Mükemmeli bulmak ise konunun seçilişinde değil, onun ele alınıp anlatılışındadır. Onun için anadili en güzel biçimde kullanmak da esas olmalıdır. Böylece klasikler günlük konuşma dilinden farklı kitabi bir dil kullanmışlardır. Sanatta sıkı kuralların bulunması ve sanatçıların bunlara uyması gerektiğine inanan klasikler, “üç birlik” kuralının doğmasına neden olmuşlardır Yer, zaman ve eylem birliği Eserlerinin kahramanlarını hep soylu tabakadan seçen klasikler, eserlerinde kaba ve çirkin sözlere de yer vermezler. “Ahlaka uygunluk” ilkesine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Yapıtlarının etkileyici olmasını , hoşa gitmesini, tarih biliminden ayrılabilmesini ve din dışı konulara eğilmesini temel ilke olarak kabul etmişlerdir. Edebiyat türü olarak daha çok tiyatroyu, tiyatro türü olarak da trajedi ve komediyi benimsemişlerdir. Başlıca temsilcileri Boileau şiir La Fontaine fabl Racine, Corneille trajedi Moliere komedi Madame de La Fayette roman La Bruyere karakterleriyle Bossuet hitabet “Klasisizm, geçici rağbeti değil, sürekli rağbeti arar”. Andre Gide. TÜRK EDEBİYATINDA KLASİSİZM Türk edebiyatı Batı’ya açıldığında klasisizm dönemini tamamlamıştır. Bu nedenle edebiyatımızda klasisizmin önemli bir etkisi olmamıştır. Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”adlı komedisi, La Fontaine’den yaptığı çeviriler ve Ahmet Vefik Paşa’nın Moliere’den çevirileri, bu anlayışın ürünleri olarak sıralanabilir. ROMANTİZM COŞUMCULUK 1830’lu yıllarda klasisizme tepki olarak doğmuştur. Victor Hugo’nun “Hernani” adlı oyunuyla bir edebiyat akımı olarak başarıya ulaşmıştır. 1789’da fransız İhtilali’yle birlikte derebeylik ve aristokrasi çökmüş; yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak romantizm, yeni duygu, düşünce ve idealleri anlatmayı amaçlamış, sanatın ve sanatçının kurallardan kurtulup özgürleşmesini savunmuştur. Avrupa’da o zamana kadar süregelen Latin ve Yunan hayranlğı yerini Shakespeare, Goethe ve Schiller hayranlığına bırakmıştır. Klasik öğretinin bütün kuralları yıkılmış, Latin ve Yunan edebiyatları yerine Hristiyanlık mucizeleri, milli efsanler işlenmiş; konular ya tarihten ya da günlük olaylardan çıkarılmıştır. Tabiat manzaralarının, yerli ve yabancı törelerin betimlenmesine geniş yer verilmiş, insan psikolojisinin soyut olarak incelenmesi bırakılarak, insanlar çevrelerinde incelenmiş, insanın islâhından önce toplumun ıslâhı amacı ön plana alınmıştır. Klasik edebiyatın akıl ve sağduyuya önem vermesine karşılık, romantizmde hayal ve fanteziye geniş yer verilmiştir. Yazarlar eserlerinde kişiliklerini gizlememişler, olaylar karşısında duygu ve görüşlerini açıkça anlatmışlardır. Romantik şiirde, doğa sevgisi; bireycilik; Ortaçağa, yabancı ülkelere, Doğu’ya hayranlık; toplumsal geleneklere isyan; duygulara, doğaüstü güçlere, rüyalara, ihtiraslara bağlılık dikkat çeker. Zıtlıkların uyumunu ilke olarak benimseyen romantikler hayatı güzel, çirkin… bütün yönleriyle vermeye çalışırlar. Klasiklerin önemsediği din duygusuna geniş yer veren romantiklerin kahramanlarının çoğu dindardır. Din, her şeyin gelip geçici olduğunu söylediği için de kahramanlar , genellikle kuşkulu, üzüntülü ve karamsardırlar. Edebiyat dilindeki kalıplaşmış kelimeler yerine, günlük konuşma dilini kullanmayı benimseyen romantikler, her sınıftan insanı da eserlerine konu olarak almışlardır. Genel olanın yerine özeli, tipin yerine gözalıcı olanı seçmişlerdir. Aşk, ölüm, tabiat en belli başlı konular olarak dikkat çeker. Bu akımda oyun türlerinden dram, edebiyat türlerinden de roman gelişmiştir. Başlıca temsilcileri Victor Hugo Sefiller. Notre Dame’in Kamburu, Cromwell, Hernani……. Rousseau Emile, İtiraflar, Toplum Sözleşmesi Goethe Faust Lamartine Greziella Dumas Pere Üç Silahşörler, Monte Kristo Kontu Dumas Fils Kamelyalı Kadınýý Alfrede de Musset şiirleriyle Schiller “Haydutlar” adlı dramı ve denemeleriyle Lord Byron Don Juan, diğer şiirleriyle Chateaubrian Puşkin Shakespeare Stendhal Romantizmden realizme geçmiştir Balzac Romantizmden realizme geçmiştir “Romantizm, ağlayan yıldız, inleyen rüzgar, ürperen gece, kendinden geçen çiçektir”. Musset “Romanitzm, varlıkların olduklarından başka türlü olmadığına, olmayacağına üzülmektir”. Gide TÜRK EDEBİYATINDA ROMANTİZM Tanzimat edebiyatı dönemindeki ürünlerin çoğunluğu romantik akımın etkisiyle kaleme alınmıştır. Namık Kemal roman ve tiyatrolarıyla Ahmet Mithat, ilk romanlarıyla Recaizade Mahmut Ekrem, şiirleriyle Abdülhak Hamit, tiyatrolarıyla REALİZM GERÇEKÇİLİK yüzyılın ikinci yarısında romantizmin aşırı duygusallığına tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. 1857 yılında Gustave Flaubert’in “Madame Bovary” adlı romanıyla, realizmin, romantizm karşısındaüstünlük sağladığı kabul edilmektedir. Realizmde, duygu ve hayaller yerini, toplum ve insan gerçeklerine bırakır. Konular gerçekten alınır. Yaşanan ve gözlenen gerçek bütün çıplaklığıyla anlatılır. Bunun sağlanması için gerektiğinde anket gibi bazı sanat dışı yöntemlere bile başvurulmuştur. Bu akımda, gerçeğin anlatılması için kişilerin psikolojileri, onların kişiliklerini etkileyen çevrelerinin tanıtımı, içinde bulundukları ortam ayrıntılarıyla verilir. Onun için de betimleme, realist yazarlarda en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker. Yalnızca yaşananın anlatılmasına yönelen gerçekçiler, olaylar ve kişiler karşısında tarafsız davranırlar. Eserlerine kendi duygu, düşünce ve yorumlarını katmazlar. Yine, gerçek hayatın anlatılması esas olduğu için eserlerinde toplumun sıradan insanlarına rastlanır. Eserlerinde daha çok yaşamın olağan olaylarına yöneldikleri için çok basit bir konu bile ele alınıp işlenir. Gerçekçi yazarların okuyucuyu eğitme gibi bir amaçları yoktur. Gözlem, araştırma ve belgelere dayanarak, yaşananı nesnel bir şekilde aktarmayı amaçlarlar. Gerçekçi yazarlar, biçim güzelliğine çok önem vermişler, dilde ve anlatımda süsten, özentiden kaçınmışlardır. Başlıca temsilcileri Stendhal Kırmız ve Siyah, Parma Manastırı Balzac Goriot Baba, Vadideki Zambak, Eugenie Grandet Flaubert Madame Bovary Lev Tolstoy Savaş ve Barış, Diriliş, Anna Karenina Dostoyevski Suç ve Ceza Çehov Vanya Dayı, Vişne Bahçesi Şolohov Ve Durgun Akardı Don Hemingway Çanlar Kimin İçin Çalıyor Gazap Üzümleri Herman Melville Moby Dick Charles Dickens Oliver Twist, David Copperfield Gogol Müfettiş, Ölü Canlar Turganyev Babalar ve Oğullar Çocukluğum, Benim Üniversitelerim, Ekmeğimi Kazanırken “Roman dediğin, bir uzun yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır. Bir bakarsın göklerin maviliğini, bir bakarsın yolun irili ufaklı çukurlarında birikmiş çamuru görürsün. Sonra da kalkıp heybesinde bu aynayı taşıyanı ahlaksızlıkla mı suçlayacaksınız? Aynası çamuru gösteriyor diye aynaya kabahat bulmak olur mu? Böyle çamurlu çukura bulunan yola, daha doğrusu suyun akmasını, kokmasını, çamur çukurları meydana getirmesini önlemeyen temizlik müfettişine …” Henri TÜRK EDEBİYATINDA REALİZM Recaizade Mahmut Ekrem Araba Sevdası Samipaşazade Sezai Zehra Nabizade Nazım Kara Bibik Halit Ziya Uşaklıgil Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kiralık Konak, Yaban…… Memduh Şevket Esendal Ayaşlı ve Kiracıları Reaşat Nuri Güntekin Romanlarıyla Refik Halit Karay Romanları ve hikayeleriyle Sait Faik Abasıyanık Roman ve hikayeleriyle NATÜRALİZM DOĞALCILIK sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıkan natüralizm, bir anlamda realizmin bir üst basamağı gerçeğe yaklaşmadaki katılığı nedeniyle olarak düşünülebilir. Natüralizmi, realizmden ayıran nokta onun deney yöntemine de yer vermesidir. Deney yöntemi, doğa olaylarında aynı nedenler, aynı koşullar altında aynı sonuçları doğurur düşüncesidir Determinizm. Natüralistler bu anlayışın tabiatta olduğu gibi insan yaşamı için de geçerli olduğunu yaklaşımla pozitif bilimlerle sanatı birleştirmeye çalışmışlardır. İnsanın fizyolojik özellikleri üzerinde durmuş; insanı ırsiyet soyaçekim ve genetik özellikleriyle ele almışlardır. Ayrıca sosyal çevrenin insan üzerinde yaptığı etkileri de derinlemesine araştırmışlar, bir anlamda kendilerini bilim adamı, toplumu laboratuvar, insanı da deneme, inceleme aracı olarak ele almışlardır. Natüralist yazarlar insanı belli koşulların içinde ele alır, onun duygu ve düşünce dünyasını, yetiştiği doğal ve toplumsal çevrenin etkisi doğrultusunda çizerler. Onların eserlerinde insan kendi yazgısını biçimlendirici, çevre üzerinde değiştirici bir güç taşımaz. Toplumsal nedenleri bir yana bırakmışlar, yalnızca yaşananı “nesnel” bir biçimde aktarmakla yetinmişlerdir. Bu sebeple de onlara “zabıt katipleri” yakıştırması yapılmıştır. İnsan psikolojisiyle fizyolojisini birbirine bağlı kabul ettikleri için eserlerinde kahramanların fiziksel özelliklerini çok ayrıntılı olarak vermişlerdir. Buna bağlı olarak da betimleme, doğalcı eserlerin en önemli anlatım biçimi olarak dikkat çeker. Realistlerdeki biçim güzelliği, kompozisyon olgunluğu ve üslup kaygısı natüralistlerde yoktur. Ancak natüralistler de halkın kolayca anlayabileceği açık ve yalın bir dil kullanmışlardır. Tiyatroda, kostüm ve dekora önem veren natüralistlerin eserlerine genel olarak bir kötümserlik havası hakimdir. Başlıca temsilcileri Emile Zola Meyhane, Germiznal, Nana, Toprak….. Alphonse Daudet Guy de Maupassant Goncourt Kardeşler “Roman anlatılmış ve tabiattan çıkartılmış belgelerle vücuda getirilmelidir. Tarihçiler, mazinin hikayecileri, romancılar da halin hikayecileridir”. Goncourt Kardeşler TÜRK EDEBİYATINDA NATÜRALİZM Bizim edebiayıtımızda doğalcılık anlayışına en çok yaklaşarak eser veren sanatçı Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır. Ancak eserlerinde sosyal eleştiriye yer vermesi onu natüralistlerden ayıran önemli bir noktadır. PARNASİZM Fransa’da şiir türünde ortaya çıkmış bir akımdır. Şiirdeki gerçekçilik diyebileceğimiz parnasizm, bir anlamda realizmle natüralizmin şiirdeki sentezinden oluşmuştur. 1886’da “Parnas” adlı derginin yayınlanmasıyla ortaya çıkmıştır Parnas Mitolojide ilham perilerinin yaşadığına inanılan efsanevi dağın adı. Parnasyenler şiiri salt biçim olarak görürler. Bu nedenle biçim güzelliğini her şeyin üstünde tutarlar. Yine aynı nedenlerle ölçü ve uyağa çok önem vermişler, ritmi ön plana çıkarmışlardır. Sözcüklerin birarada kullanılmasından doğacak müziği de şiir için gerekli görmüşlerdir. Parnasizm, romantizme tepki olarak doğduğu için bu akımda duygunun yerini düşünceler almış, parnasyenler şiirde ayrıntılı ve nesnel betimlemelere yer vermişler, duygusallığı reddetmişlerdir. Şiiri, ışık, gölge, renk ve çizgilerle sağlamayı düşünürler. “Sanat, sanat içindir” görüşünde olan parnasyenler şiirde yarar değil, güzellik ararlar. Tarihteki mutlu dönemlere duyulan özlem, yabancı ülkelerin manzara ve gelenekleri işlenen konulardır. Parnasyenler Eski Yunan ve Altin mitolojisine büyük hayranlık duyarlar. Dolayısıyla ele alınan bazı konular klasisizmle benzerlikler taşır. Başlıca temsilcileri Th. Gautier Banville François Coppee de Heredia TÜRK EDEBİYATINDA PARNASİZM Bu akımın en belirgin etkileri Tevfik Fikret’te görülür. Kimi yönleriyle Yahya Kemal de bu akımdan izler taşır. SEMBOLİZM SİMGECİLİK ikinci yarısında parnasizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Parnasyenler insan duygularına, izlenimlere önem vermiyorlardı Onalr için önemli olan gerçekti, bu anlayışa karşı çıkmış, duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir. Onalra göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın duyuları arasında köprü kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış gerçek ancak insanın algılayış biçimiyle var olur. Yani insan onu nasıl algılıyorsa öyle değerlendirilir. Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan üzerindeki etkilerini ve izlenimlerini anlatmışlardır. Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir düşüncelere değil duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz. Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve herkes kendince yorum getirebilmelidir. Sözcüğün anlam değerinden çok müzikal değeri önemlidir. Anlam kapanıklığı ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı, bol bol mecaz ve istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de ağırlaşmıştır. Gerçeklerden kaçma, hayale sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin en belirgin özelliklerindendir. Durgun sular, ay ışığı, alacakaranlık, tan ağartısı, perdede gezinen gölgeler ve ölüm başlıca temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en önemli ögesi durumundadır. Parnasyenlerin genellikle “sone” nazım biçimini kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok serbest nazım biçimlerine yönelmişlerdir. Başlıca temsilcileri Baudelaire Rimbaud Mallarme Verlaine Puşkin TÜRK EDEBİYATINDA SEMBOLİZM Bu anlayışın ilk uygulayıcısı Cenap Şahabettin’dir. Ancak bu akımın en başarılı örneklerini veren şairimiz Ahmet Haşim’dir. Kimi yönleriyle Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şairler de bu akımın izlerini taşırlar. “Şairin dili, düzyazı gibi anlaşılmak için değil, ama duyulmak üzere oluşmuş müzik ile söz arasında, sözden çok müziğe yakın, ortalama bir dildir”. Ahmet Haşim Piyâle Önsözü EMPRESYONİZM İZLENİMCİLİK 1890-1910 yılları arasında Fransa’da gelişmiş; edebiyatta, resimde, müzikte etkisini sürdürmüş bir akımdır. Sembolizmle birlikte gerçeküstücülüğü sürrealizm hazırlayan bir akım niteliğindedir. Bu akımda dış dünya ile ilgili gözlemlerin, sanatçının iç dünyasında oluşan değişik ruhsal durumuna göre yansıtılması esas alınmıştır. Onlara göre duyularımız dış dünyayı bize olduğu gibi değil, onun gerçek görünüşünü değiştirerek ulaştırır. Bunun için de bizim anlattıklarımız dış dünya değil, bu dünyanın hayalimizle bezenmiş bizdeki izlenimleridir. “Seyreyledim eşkâl-i hayâtı Ben havz-ı hayâlin sularında, Bir aks-i mülevvendir onun’çün Arzın bana ahcâr ü nebâtı” Ahmet Haşim Mukaddime SÜRREALİZM GERÇEKÜSTÜCÜLÜK başlarında Andre Breton tarafından Freud’un görüşlerine psikanaliz yöntemi dayanılarak açılan bir sanat akımıdır. Gerçeküstücülüğün bilgi ve esin kaynağı olan Freud’a göre, insanoğlunun dış dünyasından edindiği alışkanlıklar, istekler bilinçaltında toplanır. Bu istekler düş rüya, yarı rüya durumunda çözülerek ortaya çıkar. Sürrealistler, Freud’un bu görüşünü edebiyata uygulamışlari bir anlamda bilinçaltının, bilinç alanına olan egemenliğini savunmuşlardır. Dolayısıyla içinden geldiği gibi yazmak bu akımın en belirgin özelliğidir. Akılcılığın karşısındadırlar, geleneksel ve biçime dayalı inanç ve değerleri düşünceden silmişlerdir. “Gerçeküstücülük, ister söz, ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya çıkarmak içim başvurulan, içinden geldiği gibi yazma yöntemidir. Bu, aklın denetimi olmaksızın rüyada olduğu gibi her türlü estetik ve ahlak kaygısı dışında düşüncenin yazılışıdır”. Andre Breton Bu akımın Batı’daki en önemli iki temsilcisi Andre Breton ve Paul Eluard’dır. Bizim edebiyatımızda Oran Veli Kanık’ın kimi şiirlerinde bu akımın izleri açıkça görülmektedir. YENİ TÜRK EDEBİYATI NAZIM TÜRLERİ 1 Lirik Şiir İçten gelen heyecanları coşkulu bir dille anlatan duygusal şiir türüdür. Divan edebiyatında özellikle gazeller, murabbalar; halk edebiyatında koşmalar, semailer lirik şiir türüne örnektir. Yeni Türk şiirinde lirik şiirler türlü biçimlerde yazılmıştır. 2 Pastoral Şiir Doğa güzelliklerini, orman, yayla, çoban yaşamını ve bunlara karşı duyulan özlemleri dile getiren şiirlerdir. Batı edebiyatında doğrudan doğruya doğa manzaralarını canlı bir biçimde anlatan şiirlere “idil”, karşılıklı konuşma biçiminde yazılan pastoral şiire de “eglog” denir. 3 Didaktik Şiir Belli bir konuda öğüt, bilgi vermek, ahlaki bir ders çıkarmak amacıyla öğretici nitelikte yazılan duygu yönü zayıf şiir türüdür. Manzum hikayeler ve fabller de bu gruba girer. 4 Epik Şiir Konusu savaş, kahramanlık, yurt sevgisi olan ya da tarihsel bir olayı coşkulu bir anlatımla işleyen şiir türüdür. 5 Dramatik Şiir Olayları zaman sürecindeki gelişimiyle öyküleştiren şiir türüdür. Bu tür şiirlerde olaylar yazarın ağzından değil, şiirdeki kişiler tarafından gerçekleştirilir. Bir başka deyişle, olayın tiyatro biçiminde anlatılmasıdır. Yunan ve Latin edebiyatının ilk tiyaro örnekleri şiir biçiminde yazıldığı için bu şiirlere dramatik şiir denmiştirBir olayı dramatize etmek demek, oyunlaştırmak demektir. 6 Satirik Şiir Kişileri ya da toplumdaki aksaklıkları eleştirmek amacıyla yazılan şiirlerdir. Divan edebiyatındaki hicviyeler ve halk edebiyatındaki taşlamalar bu gruptandır. YENİ TÜRK EDEBİYATINDA DÜZYAZI TÜRLERİ 1 Roman Yaşanmış ya da tasarlanmış uzun ve birbirine bağlı birçok olayı bir temel düşünce çevresinde toplayıp yer ve zaman bildirerek anlatan uzun yazı türüdür. 2 Öykü Hikaye Yaşamda olan veya olacak kanısı veren olayları bir ölçüyle anlatan yazı türüdür. Hikayelerin kişileri azdır. Bir tek olay anlatmak amacıyla yazılır, derin çözümlemelere girilmez. 3 Tiyatro Olayları, kişiler aracılığıyla sahnede oluş halinde gösteren yapıtlardır. Bir başka deyişle insan hayatını sahnede canlandırma sanatıdır. Tiyatro dini törenlerden doğmuş bir türdür. EDEBİYATIMIZDA “İLK”LER Edebiyatımızdaki ilk çeviri Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’dan çevirdiği “Telemak”tır. Edebiyatımızdaki ilk roman Şemsettin Sami’nin “Taaşuk-ı Talat ve Fitnat” adlı romanıdır. Edebiyatımızdaki ilk gerçekçi roman Recaizade Ekrem’in “Araba Sevdası” adlı romanıdır. Edebiyatımızdaki ilk köy konulu gerçekçi roman Nabizade Nazım’ın “Kara Bibik” adlı romanıdır. Edebiyatımızdaki ilk tasvir ve tahlil ağırlıklı roman Namık Kemal’in “İntibah” adlı romanıdır. Edebiyatımızdaki ilk tiyatro eseri Şinasi’nin “Şair Evlenmesi” adlı komedisidir. BATI ETKİSİNDE TÜRK EDEBİYATI 1850 yıllarından günümüze kadar sürer. Amacı, metod bakımından Batılı, öz ve ruh bakımından milli bir edebiyat yaratmaktır. Türk toplumundaki esaslı değişmeleri , fikir ve yenilik hareketlerini yansıtır. Üç döneme ayrılır. Edebiyatı 1860’ta tercüman-ı ahval gazetesinin yayımlanmasıyla başlar, 1896’ya kadar sürer. Sarsıntılar geçiren Osmanlı durumunu kurtarmak için, ordudan başlayarak ıslahat ve devrim hareketlerine girişiyordu . 3. Selim , 2. Mahmut , Abdülmecit dönemleri böyle geçmiştir. Bu ortamda Batıcı ve yenilikçi olan şair ve yazarlar, sanatlarını toplum için kullandılar. Fransız kültürüyle yetişmiş ,romantik ve ülkücüydüler. Divan şiirini yıkmaya çalıştılar. Çok yönlüydüler şair,romancı,tiyatro yazarı…vb. Sanattan çok,fikir ve ülkü peşindedirler; zulme,haksızlığa karşı savaş açarlar. Vatan ,millet,hürriyet,adalet,meşrutiyet kavramlarını heyecanla savunurlar. Daha geniş kitlelere seslenebilmek için ,dilde sadelik yanlısıdırlar. Hemen hepsi politikacı ve mücadele adamıdırlar. Tanzimat ikinci döneminde realizmin etkisi görülür. Şiirde konu birliğini sağladılar. Aruzla yazdılar. Düzyazı dilini şiire uyguladılar. Roman,hikaye,makale gibi türler,edebiyatımıza bu dönemde girdi. İlk Tanzimatçılar ,Divan şiirinin nazım biçimlerini kullandılar. TANZİMAT DÖNEMİ SANATÇILARI ŞİNASİ 1826-1871 1860’TA Tercüman-ı Ahval gazetesini çıkararak yeni bir edebiyatın önderi olan Şinasi, orta yetenekte bir şair olarak kabul edilir. Toplum için sanat anlayışını benimseyen sanatçı, dilin süs ve özentiden kurtulup sadeleşmesi için çalışmıştır. Basılan ilk tiyatro eserini yazan sanatçı, aynı zamanda edebiyatımızda hak, adalet, eşitlik, özgürlük gibi kavramları kullanan ilk kişidir. Edebiyatımızda akılcılığın ilk önderi sayılan Şinasi, noktalama işaretlerini edebiyatımıza kazandıran bir sanatçıdır. Eserleri Şair Evlenmesi tiyatro, Tercüme-i Manzume çeviri şiirler, Müntehabat-ı Eşar şiir, Durub-ı Emsal-i Osmaniye atasözleri. NAMIK KEMAL 1840-1888 İlk şiirlerini Divan şiirinin etkisiyle yazan sanatçı Şinasi’yle tanıştıktan sonra edebiyatın Batılılaşması gerektiğine inanır ve sonuna kadar da bu düşünceyi savunur. Daha çok hak, adalet, vatan, ahlk gibi temaları işler. İçerik olarak tamamen yeni olan şiirlerinde biçimsel olarak Divan edebiyatına bağlılık görülür. Hece ölçüsüyle denemeler yapmasına rağmen aruzu kullanmıştır. Tiyatroyu faydalı bir eğlence olarak kabul eden sanatçı, bu türde romantik dramların etkisindedir. Tiyatro eserlerinde teknik yönden yetersiz olan sanatçı kimi kez günlük konuşma dilini kullanır, kimi kez de süslü bir anlatıma başvurur. Romanlarında Batılı tekniğe uyma çabasındadır. Ancak tekniği sağlam değildir. Kahramanları romantizmin etkisiyle iyiler ve kötüler olmak üzere ayrılmıştır. Konuşma yerlerinde dil nispeten yalınken, betimlemelerde “sanatkârane”dir. Aynı zamanda gazeteci olan Namık Kemal mücadeleci bir kişiliğe sahiptir. Eserleri Romanları İntibah, Cezmi Oyunları Vatan yahut Silistre, Zavallı Çocuk, Akif Bey, Gülnihal, Celalettin Harzemşah, Karabela Eleştirileri Tahrib-i Harâbât. Takip ZİYA PAŞA 1825-1880 Şiirleri içerik ve biçim açısından Divan edebiyatının özelliklerine uygunluk gösterir. Ancak hak, adalet, kanun gibi kavramları o da kullanmıştır. Batılılaşmada şiirlerinden çok düşünceleriyle önem taşır. Hece ölçüsüyle de denemeler yapmıştır. En ünlü eseri “Terkib-i Bent”idir. “Harâbât” adlı Divan şiiri antolojisinin önsözündeki düşünceleri nedeniyle Namık Kemal’in eleştirilerine hedef olmuştur. AHMET MİTHAT 1844-1912 Batılı roman ve hikaye tekniğiyle Türk halk hikayelerini uzlaştırmaya çalışan sanatçı halka seslenmeyi ve eserlerinde halkı eğitmeyi amaçlamıştır. Bu nedenle sık sık olayların akışını keserek okuyucuya seslenmiştir. Teknik bir kaygı gütmeyen sanatçı, dönemin en çok okunan yazarıdır. Halka okuma alışkanlığı kazandırma konusundaki başarısı herkesçe kabul edilir. Genel olarak romantizmin etkisindeki sanatçı hemen her türde eser vermiştir. Halka seslenmeyi amaçladığı için de nispeten daha sade ve yalın bir dil kullanmıştır. Kırktan fazla romanı, pek çok öyküsü ve tiyatro eseri olan sanatçının önemli eserleri şunlardır Romanları Hasan Mellah, Hüseyin Fellah, Felatun Bey’le Rakım Efendi, Yeryüzünde Bir Melek, Henüz On Yedi Yaşında….. Öyküleri Yeniçeriler, Letaif-i Rivayât seri hikayeler….. Oyunları Çerkez Özdenler, Çengi…. AHMET VEFİK PAŞA Milliyetçilik ve Türkçülük akımlarının ilk büyük temsilicisidir. Moliere komedilerinden yaptığı 16 çeviri ve uyarlamayla, Türk tiyatrosuna önemli hizmetler etti. Eserleri Lehçe-i Osmani, Şecere-i Türk, Moliere’den Zor Nikah, Meraki, Azarya, Zoraki Takip. RECAİZADE MAHMUT EKREM 1847-1914 “Güzel olan her şey şiirin konusu olabilir” ve “şiir ahlakla hizmet etmek zorunda değildir” düşüncesinde olan sanatçı daha çok aşk ve doğa konularını işler. Şiirlerinde romantizmin etkisinde olan Ekrem, yanlış batılılaşmayı ele aldığı “Araba Sevdası” adlı romanında realist bir tutum izlemeye çalışır. Sanatçının eski edebiyat taraftarlarıyla olan tartışmaları ünlüdür. Servet-i Fünuncuları bir araya toplayarak Servet-i Fünun hareketine önderlik etmiştir. Sanat için sanat anlayışına bağlı olan sanatçının dili yabancı sözcük ve tamlamalarla doludur. Eserleri Şiirleri Nijat Ekrem, Nağme-i Seher, Yadigâr-ı Şebab,Zemzeme I, II, III Oyunları Çok Bilen Çok Yanılır, Vuslat, Afife Anjelik Hikayeleri Muhsin Bey, Şemsâ Roman Araba Sevdası ABDÜLHAK HAMİT TARHAN 1892-1937 Edebiyatımızda “şair-i azam” olarak adlandırılan sanatçı eskiyi yıkan ihtilalci kişiliğiyle tanınmıştır. Sanat için sanat görüşünde olan Hamit, romantizmin etksindedir ve en çok ölüm konusunu işler. Oyunlarında tekniğe önem vermeyen sanatçı, bunları okumak için yazdığını söyler. Bunların bir kısmı manzum, bir kısmı düzyazıdır. Tiyatroda konunun yabancı toplumlardan alınması gerektiğini savunur. Edebiyatımızda “tezatlar şairi” olarak da anılan sanatçının önemli eserleri şunlardır Şiirleri Sahrai Belde veya Divaneliklerim, Makber, Ölü, Hacle, Garam, Validem, İlhamı Vatan….. Oyunları Macera-yı Aşk, Sabr ü Sebat, İçli Kız, Duhter-i Hindu, Tarık, Zeynep, Finten, İlhan, Turhan, Hakan
Ülkemiz tarihi bir cennet. Birçok tarihi kalıntı, eser ve daha birçok tarihi mekân görmek mümkün. Fakat bazı eserler ülkemizden bir şekilde alınıp götürülmüş. Bizler de sizler için aslında ülkemizde görebileceğimiz ama çalındığı için göremediğimiz tarihi eserleri derledik toparladık. İşte Türkiye'den çalınan 10 tarihi eser...1Türkiye'den çalınan 10 tarihi eser Ülkemiz tarihi bir cennet. Birçok tarihi kalıntı, eser ve daha birçok tarihi mekân görmek mümkün. Fakat bazı eserler ülkemizden bir şekilde alınıp götürülmüş. Bizler de sizler için aslında ülkemizde görebileceğimiz ama çalındığı için göremediğimiz tarihi eserleri derledik toparladık. İşte Türkiye'den çalınan 10 tarihi eser...21- Knidos Antik Kenti/Knidos Aslanı1857 yılından itibaren Datça'da yer alan ve bir Karya kenti olan Knidos Antik Kenti'nde ilk planlı ve geniş kapsamlı kazılar Vice-Consul Sir Charles Thomas Newton ile başlamış. Bu kazıların yapılmasına izin veren Osmanlı zaman zaman kazıları desteklemiş. Ekibe kazılar esnasında sağlanan geniş olanaklarla birlikte bu antik şehrin en önemli yapıları gün ışına kavuşmuş. Kazılar esnasında ortaya çıkarılan bazı eserler arasında Aslanlı Mezar Anıtı, Demeter Kutsal Alanı, Musalar Kutsal Alanı, Nekropol Alanı, Odeon ve Küçük Tiyatro sayılabilir. Bu eserler arasında gün yüzüne çıkarılanlardan büyük bir kısmı İngiltere'nin başkenti Londra'daki British Museum'a götürülmüş. Knidos Aslanı da götürülen bu eserlerin başında Dionysos Mozaiği Amerika Worcester Müzesi Hermes çocuk Dionysos'u kucağında taşımaktadır. Antakya'da bulunan tarihlenen mozaik Amerika Worcester Müzesinde Aphrodisias Antik Kenti/İhtiyar Balıkçı Heykeli Gövdesi Berlin müzesi Aydın Geyre yakınlarındaki antik Aphrodisias kentinde Prof. Dr. Kenan Erim başkanlığında sürdürülen kazılar sırasında 1989 yılında Tiberius Portikosu'ndaki havuzda bir mermer baş bulunmuş. Bulunan başın, 1904 yılında Fransız arkeolog Paul Gaudin tarafından yürütülen izinli kazılar sırasında bulunarak gizlice yurt dışına kaçırılan ve daha sonra Berlin Pergamon Müzesine satılan gövdeye ait olduğu tespit 4- Xanthos Antik Kenti/Payava LahdiLikya'nın önemli kentlerinden olan Xanthos Anitk Kenti'nden alınıp Londra'ya götürülen eserlerden biri de Payava Lahdi'dir. Aslında bu şehirden alınan tüm eserlere Likya Mermerleri' adı verilmekte. Bu kent 1838 yılında yaşamış bir İngiliz aristokrat olan Sir Charles Fellows tarafından bulunmuş. Fellows bu şehri keşfederken aldığı notlarda Xanthos'da büyük miktarda kıymetli kabartmalar bulduğundan şehrin mermer kabartmalarını, Psrthenon mermerleriyle kıyaslamış ve ne kadar değerli olduğunu görmüş. Bu değerlendirme üzerine de kabartmaların Londra'ya getirilerek British Museum' sınırları içinde korunması gerektiğine kanaat getirmiş. Kanaat getirdiği bu kararla da Osmanlı'dan bir ferman çıkartarak bu antik kentten birçok değerli eseri İngiltere'ye taşımaya başlamış. Bu arada Likya Mermerleri' adı altında toplanarak götürülenler arasında; Nereidler Anıtı, Payava Lahdi, Harpy Anıtı, Merehi ve Aslanlı Mezar'ı sayabilir. Bu değerli eserler oldukları yerlerden tümüyle ya da gövdelerinden kesilerek büyük kasalara konulmuş. Toplamda 78 adet büyük kasa içine sığdırılan eserler bir savaş gemisine yüklenmiş, Londra'ya Xanthos Antik Kenti/Nereidler Anıtı Bir Likya kenti olan Xanthos ya da Ksanthos kentinden alınarak götürülen anıtın 420 - 390 yılları arasında inşa edildiği düşünülmekte. Bu görkemli anıt kazılarla gün yüzüne çıkarılmış ve İngilizler tarafından yerinden sökülmüş. Sökülen her parça götürülmek için hazırlanmış. Antalya'da yerinden sökülüp götürülen Nereidler'in olduğu yerde artık bomboş bir tepe görülmekte. Eser günümüzde British Müzesi'nde sergilenmeye devam Milet Antik Kenti/Agora Kapısı Milet Antik Kenti'nin pazar yeri kapısı Aydın'ın Söke ilçesi sınırları içinde kalan Balat Köyü'ndeki kazılarla gün yüzüne çıkmış eserlerdendir. Buradaki kazı çalışmaları ilk defa dönemin Berlin Müzesi müdürü olan Schoene tarafından başlamış. Sonrasında ise bu kentteki kazılara 1896 yılında T. Wiegand devam etmiş. Burada yapılan kazılarda çok değerli eserler gün yüzüne çıkartılmış ve maalesef çıkartılan eserlerden bazıları, dönemin padişahı 2. Abdülhamid'in fermanıyla kazıyı yapanlara hediye edilmiş. Bunun üzerine yaklaşık 750 ton ağırlığında olduğu düşünülen bu görkemli kapı 1907 yılından itibaren H. Knackfuss ve T. Wiegand tarafından parça parça Almanya'ya taşınmaya 7- Pergamon Antik Kenti/Athena Tapınağı Propylonu Milattan önce 2. yüzyılın başlarında kral 2. Eumenes tarafından Pergamon Antik Kenti'ndeki Akropolis'e inşa ettirilen Athena Tapınağı'nın propylon yapısı da yurt dışına götürülen eserlerimizden. Yapı iki kattan meydana gelmekte. Yapı 19. yüzyılda o zamanki adıyla Prusya olan şimdiki Almanya'ya götürülmüş. Bu yapı da yine Berlin'deki Pergamon Müzesi'nde Pergamon Antik Kenti/Zeus Sunağı Yüzlerce medeniyete ev sahipliği yapmış yerlerden biri olan İzmir'in Bergama ilçesi sınırları içinde kalan antik Pergamon şehrinin tamamı mermerden yapılmış ve şehrin en görkemli şaheserlerinden biri olan Zeus Sunağı' artık yerinde yok. Sunağın olduğu yerde sadece 8 basamaklı temel var. Sunak, 1870'li yıllarda Alman mühendis Carl Humann tarafından o zamanlar Prusya olan bölgeye götürülmüş. Bugün ise Berlin'de bulunan Pergamon Bergama Müzesi'nde tüm heybetiyle Troya Truva Hazineleri 1200'lerde yapılan Troya savaşında Akhaların başkumandanı olan Agamemnon Maskı gerçekte kendisinden 300 yıl önce yaşamış bir prense ait. Mykene'de yapılan kazı çalışmaları esnasında gün ışığına çıkan eser günümüzde Atina Milli Müzesi'nde Güzeller Mozaiği Athena ve Aphrodite'nin Parisin hakemliğinde İda Dağı'nda yapmış oldukları güzellik yarışmasını gösteren mozaik milattan sonra ikinci yy.'a ait olup Antakya'da bulunmuş. Günümüzde ise Paris Louvre Müzesi'nde sergilenmektedir.
11. Yüzyıl Türk Edebiyatı Yusuf Has Hacib tarafından yazılan ve Türk edebiyatının ilk ürünü olan “Kutadgu Bilig” 11. yüzyıl, yalın ve katıksız Türkçe özellikleri taşır. Eser; din, devlet, siyaset ve eğitim gibi konularda görüşler ve öğütler içermektedir. İslam kültürü etkisindeki Türk edebiyatının en önemli yapıtlarından bir diğeri de Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılan Dîvânü Lugati’t Türk’tür Türk Dilleri Sözlüğü. Bu eserlerin her ikisi de güneybatı lehçelerinden olan Hakaniye Türkçesi ile yazılmıştır. Edebiyatı da doğrudan etkileyecek olan Türk dilindeki bir diğer gelişim ise 11. yüzyıldan başlayarak Oğuz-Türkmen boyları tarafından konuşulan güneybatı lehçesinde görül-mektedir. Nitekim, bu Türk boylarından İran’ın bir bölgesi ile Azerbaycan’a yerleşenler Azeri Türkçesi’ni, Anadolu’ya yerleşenler ise Türkiye Türkçesi’ni oluşturmuşlardır. XI. ve XII. Yüzyılda Türk toplumu içinde Arapça ve Farsçayı bilen yeni bir aydın zümre doğdu. Bunlar, öğrendikleri Arapça ve Farsçanın yanında, bu dillerde meydana getirilmiş edebiyatın da etkisinde kaldılar. Bu yüzyıllarda Fars şiirine heveslenen Türk asıllı şairler Farsça eserler yazma arzusuna düştüler ve örnekler verdiler. Farsçayı edebiyat dili olarak benimsediler. Türk hanedanlarının saraylarında edebiyat dili Farsça oldu. Samanoğullarının, Gaznelilerin, Büyük Selçukluların zamanında Türk aydınları arasında Farsça edebiyat dili olarak benimsendi. Farsça yazanlar takdir gördü. Türkçe, olgun örnekler verecek teşvikten mahrum kaldı. Bu dönemde ortaya konulan Türkçe eserlerde ilim ve din alanında Arapça, edebiyat alanında da Farsça kelimelerin kullanılması giderek yaygınlaştı. Hece vezninin yerini aruz vezni almaya başladı. Eski Türk nazım şekilleri yanında mesnevî ve gazel gibi yeni nazım şekilleri de kullanıldı. Bu durum daha çok Farsçanın yoğun olarak kullanıldığı Türk siyasî hakimiyeti altındaki bölgelerde görüldü. Halkı Türk olan bölgelerde ise Türkçe ile eser verme daha XI. yüzyıldan itibaren başladı. Bu yüzyıllarda meydana getirilmiş eserler daha çok öğüt verici nitelikteki şiirlerdir. Bu tür eserlerin başında devlet yönetimi ile ilgili olarak 1070 yılında Yusuf Has Hacib’in yazdığı Kutadgu Bilig görülür. Onu XII. Yüzyılda Edip Ahmet Yüknekî’nin Atabetü’l-Hakâyık’ı takip eder. Kutadgu Bilig ve Atebetü’l-Hakayık aruz vezni ile yazılmaları, Arapça ve Farsça kelimeleri bünyesinde almaları ve muhtelif islâmî unsurları taşımalarına rağmen iran şiirinin tam hakimiyetini taşımazlar. Hatta nazım şekli olarak bile tam benzerlik göstermezler. Atabetü’l-Hakayık baştan sona dörtlüklerle yazılmıştır. Ahmet Yesevî de hikmet tarzında yazdığı şiirlerde bu nazım şeklini kullanmıştır. Bu hikmetlerde islâm inanç ve ahlâkı ile birlikte tasavvuf duygusu da tarzı gelenek hâlinde Ahmet Yesevî’den sonra da devam etmiştir. Kâşgarlı Mahmud’un Türk boyları arasından derlediği ve Dîvânü Lûgat-it Türk isimli eserine aldığı dil ve şiir örnekleri Türk şiirinin kendi geleneklerini sürdürdüğünü gösterir. 12. Yüzyıl Türk Edebiyatı Müşterek Orta-Asya Türkçesi'ni takip eden Kuzey-Doğu Türkçesi'nin meydana getirdiği edebiyat, geniş mânâda Çağatay Türk Edebiyatını meydana getirmektedir. Dîvân ü Lügâti’t-Türk ve Kutadgu Bilig gibi büyük eserlerin ortaya çıkışından sonra Kaşgar Türkçesi, edebî kudretini göstermiş oluyordu. Hakâniye diye anılan bu Türk şivesi, sadece bu eserlerle kalmamış, teşekkül eden yeni kültür merkezlerinde birçok eserler vücuda getirmiştir. Gerçekte Kutadgu Bilig’le başlayan bu devre, ortaya çıkan kültür merkezlerine göre üçe ayrılırsa da onları Müşterek Orta Asya Türkçesi eserleri olarak zikretmek gerekir. Dil bakımından bu bölgeler Kaşgar şîvesindeyseler de arada bazı ayrılıklar görülmektedir. Müşterek Orta Asya Türkçesi'nin doğu kolu olan Kaşgar veya Hâkâniye Karahanlı şivesi, gerçekte Doğu Türkçesi'ni meydana getirmiştir. Bu şîveyle yazılan eserlerin başında 12. asır mahsullerinden sayılan Edib Ahmed Yüknekî’nin yazdığı Atabetü’l-Hakâyık gelmektedir. Dilin gelişmesi ele alınınca, az da olsa Kutadgu Bilig’den ayrıldığı görülen bu eser, daha çok bir nasihatnâmedir. Edib Ahmed Yüknekî ise devrinde itibarlı bir şâirdir. Eserinde, Kutadgu Bilig’e nazaran daha fazla Arapça ve Farsça kelimelere yer vermiştir. Asıl 12. yüzyıl Kaşgar Türkçesi edebiyatının en büyük temsilcisi Yesili Ahmed’dir. Ahmed Yesevî ölm. 1166, ruhu okşayan çekici hikmetleriyle tanınmıştır. Timur Han, bu büyük Türk tarikat şeyhi ve şâirinin türbesini yaptırmıştır. Pekçok lakapla anılan Ahmed Yesevî gerçekte bir mektep kurmuş ve bu mektep, talebeleri tarafından devam ettirilmiştir. Hakîm Süleyman Ata ölm. 1186 önde gelen talebelerinden olup, Bakırgan’da irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet adlı eseri, Kültür Bakanlığı tarafından neşredilmiştir. Miftâhü’l-Adl adlı fıkıh kitabıysa bu dönemde ayrı bir önem taşımaktadır. On dördüncü yüzyıla kadar bu sahada görülen eserlerden Oğuz Kağan Destanı ve 14. yüzyılın başında Rabguzî’nin yazdığı Kısasü’l-Enbiyâ’nın önemini belirtmek gerekir. Müşterek Orta Asya şîvesi sadece doğuda varlığını sürdürmemiştir. Bu şîvenin batı ağzı bilhassa Batı Türkistan’da yeni ve canlı bir edebiyatın doğmasına sebep olmuştur. Harezm ve Sirderya Seyhun Irmağının güneyindeki yerler; Yedisu, Merv, Buhara gibi şehirler bölgenin kültür merkezi hâline gelmiştir. Burada Türklüğün Kaşgar, Kıpçak ve Oğuz şîveleri karışık olarak yaşadığından, yazılan eserlere de bu durum aksetmiştir. Bölgenin en önde gelen eseri Alioğlu Mahmud’un yazdığı Nehcü’l-Ferâdis’tir. Eser daha çok hadisler ve açıklamalarıyla siyer-i Nebî cinsindendir. Fakat İslâmiyet'e âit geniş bilgileri ihtiva etmesi, her çeşit halk tabakası için yazıldığını göstermektedir. Harezm şîvesi dalını en iyi şekilde aksettiren eserin edebî yönü ayrı bir değer taşımaktadır. Şeyh Şerif Hoca tarafından yazılan Muînü’l-Mürîd de şîve itibariyle Nehcü’l-Ferâdis’e yakındır. Türkmenler arasında üstün tutulan eser, 14. yüzyıla âittir. Hazermî’nin Muhabbetnâme’si de aynı asrın eserleri arasına girmektedir. Zemahşerî’nin Mukaddimetü’l-Edeb’i ise bu yüzyılda Dîvân ü Lügâti’t-Türk’ü hatırlatır mâhiyettedir. Dil bakımından yine aynı şîveye dahil olan, fakat nerede yazıldığı belli olmayan eserler de mevcuttur. Bunların başında 12. yüzyılda Ali’nin yazdığı Kıssa-i Yusuf gelmektedir. Eser, Kıpçak Türkçesi unsurlarını da taşımaktadır. Kutb’un Hüsrev ü Şirin’i Kıpçak Türkçesi unsurlarını ihtiva etmesi bakımından Kıssa-i Yûsuf’a yakındır. Böyle olmakla birlikte Altınordu sahasında yazılan bu eser Oğuz-Kıpçak Türkçesi ürünüdür. Hüsrev ü Şirin, 1341 yılında Harezm bölgesinde Kutub mahlâsını kullanan bir Türk şâiri tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir. Eser ayrıca Nizâmî’nin aynı isimdeki eserinin Türk Edebiyatındaki ilk tercümesidir. Yer yer Kur’ân-ı kerîmden alınan sûrelerin bulunduğu eser, İran Edebiyatının tesiri altındadır. Bölgenin diğer bir eseri Revnaku’l-İslâm’dır. Eserde o devir Türklük hayatına bir hayli yer verilmiştir. Yalnız Şeyh Şeref’in yazdığı bu eser, daha ziyade Türkmen ağzı ile yazılmış ve pek fazla rağbet görmüştür. Sosyal Hayat Sınıfsız bir cemiyet hayâtı vardır. Sosyal yapı, ortaçağ Avrupasından tamâmen ayrıdır. Cemiyet; askerî ve mülkî ricâl ile devlet teşkilâtı dışında kalan ahâliden meydana geliyorsa da, Avrupa’daki gibi sınıf, Hind’deki gibi kast sistemi mevcut değildi. Hânedân ve devlet ileri gelenlerinin büyük yetkileri olmasına rağmen, şehirde ve köyde yaşayan ahâlinin, kânun karşısında hak ve vazifeleri vardı. Şer’î hükümler karşısında herkes eşitti. Köylü hür olup, toprağın has ve iktâ oluşuna göre hükûmetin himâyesi altında çalışırdı. Vergisini verirdi. Mülk, topraklar, verâset yoluyla çocuklara geçerdi.
11 yüzyılda yapılan türk eserleri